Tam hayallerimizin eşiğine gelmişken bizi durduran o görünmez elin sahibi kim? Çoğu zaman hayatın zorluklarıyla değil, kendi zihnimizin ördüğü o gizli duvarlarla savaşıyoruz.
Hayatta karşımıza çıkan engelleri düşündüğümüzde aklımıza hep dış faktörler gelir: Şartlar, imkânsızlıklar ya da şanssızlık... Oysa en önemli dönüm noktalarında, tam o büyük adımı atacakken kulağımıza "Ya başaramazsan?" diye fısıldayan o en büyük engel genellikle dışarıda değil, tam içimizdedir. Psikolojide "kendini sabote etme" denilen bu durum, insanın kendi mutluluğunun önüne sessizce ördüğü o görünmez duvardır.
Peki, insan neden kendisinin en büyük düşmanı olur? Neden tam hayalini kurduğu işe kabul edilecekken o son adımı erteler, tam aradığı huzuru bulmuşken sudan sebeplerle her şeyi mahveder? Cevap sarsıcıdır: Bilinçaltımız için mutsuz ama tanıdık bir durum, mutlu ama bilinmez bir durumdan her zaman daha güvenlidir. Başarısızlık korkusu kadar, "ya başarırsam ve her şey değişirse" korkusu da bizi o konforlu sandığımız hapishanede tutar.
Bu sabote etme sanatı sinsice çalışır. Kendini bazen aşırı mükemmeliyetçilik olarak gösterir; "en iyisi olmayacaksa hiç olmasın" diyerek hiçbir işe başlayamayız. Bazen de erteleme hastalığı maskesi takar; yarın yaparım dediğimiz o yarınlar hiç gelmez. Günün sonunda ise faturayı kadere kesip derin bir "keşke"nin arkasına sığınırız.
Kendi yolumuza taş koymaktan vazgeçmenin ilk adımı, o taşı oraya koyanın kendimiz olduğunu kabul etmektir. Kendimizi bir şeyleri bahanelerle baltalarken yakaladığımızda durup sormalıyız: "Şu an neyden kaçıyorum?" Korkuya rağmen yürümeyi öğrendiğimizde zihnimizin bize oynadığı bu oyun da bozulacaktır. Çünkü hayat, korkularımızın bittiği yerde başlar.