Baro Başkanlığımız sırasında İnönü Üniversitesinde bir konferans vermem istenmişti.
-Olur, dedim.
Gününü belirledik. Afişler hazırlandı, üniversite içinde oraya buraya asıldı.
Günü, saati geldi.
Koca salon doluydu.
Öğrenciler, öğretim üyeleri, dekanlar yerlerini almışlardı.
Saygıyla selamladım herkesi.
Ben de koskoca sahnede, tek başıma oturdum, masamın üzerindeki bilgisayarımı açtım.
Bilgisayar, görsel perdeyle bağlantılı.
Yazdıklarım, okuduklarım orada görülüyor.
Bir ara, yanlışlıkla aile fotoğrafımız da yansıdı ama, hoş görüldü, tatlı gülümsemelere neden oldu sadece.
Salondan çıt çıkmıyor.
Kime baksam göz göze geliyoruz.
“Hukuk, en sevdiğim sözcüklerden biri. Hukuk denince içim ısınır benim.
Acıkmışken önüme konan bir ekmek, susamışken elime tutuşturulan bir bardak su gibidir.
Bu durum, haklara saygılı, adalete uyumlu yaşanılması özlemimden kaynaklanıyor olsa gerek.
Ben, aslında, baldıran zehriyle idam edilen Sokrates’in dediği gibi “Haksızlık yapmış olmak yerine, haksızlığa uğramış olmayı yeğlerim.” diyenlerdenim. Böyle düşünenlerin çoğunlukta olduğu bir toplum murat ederim.
Hukuk da bunu amaçlar zaten.” diye sözlerime başladım.
Bir zamanlar yazdığım bir şiirimde,
“Ben başkaları için yaşıyorum
Başkaları hem kendi yaşamlarını
Hem de benim yaşamımdan
Paylarına düşeni yaşıyorlar.” demiştim.
Mesela, daracık Dilek demiryolu ölüm köprüsünden geçerken, sen tehlikeyi azaltmak için yavaşlıyor, köprünün iyicene sağına yanaşıyorsun; açıktan hızla gelen araç sürücüleri, senin genişlettiğin yoldan yıldırım gibi geçip gidiyorlar!
Bir şiirimde de,
“Bütün bildiklerimi unutmak istiyorum
Gülüp oynamak istiyorum
Yaşamak istiyorum
Yaşam bir dilenci gibi gözlerimin içine bakıyor…” demiştim.
Antik Yunan Filozofu Sokrates’i evinden alıp idama götürürlerken, eşi ağlayarak,
-Senin hiçbir suçun yoktur deyince,
-Suçum olsaydı daha mı iyiydi demiş üstat.
Demek ki, filozof eşi konuşurken sözlerine daha çok dikkat etmeli; hiçbir açık bırakmamalı.
Konferansta, hukuk kavramı hakkında, ne varsa, tanımdan başlayıp, tepeden aşağı ne varsa doğru, düzgün, net, anlaşılır… şekilde anlattım.
Örneğin, tanım yapmanın, bilimsel nitelikli bütün çalışmaların en zor yönünü oluşturduğu söylenir dedim.
Tanım, tanımlanacak kavramın tüm unsurlarını içine almalı, kapsamadığı unsurları dışlamalıdır diye ekledim.
Ve çeşitli filozofların, bilginlerin tariflerini konuştum.
Alman hukukçu Jhering’in tarifini buraya yazayım, “Hukuk, devlet gücü tarafından dış zorlama ile güvence altına alınan sosyal hayat şartlarının bütünüdür.”
Yabacısı olduğun bir yerde, gideceğin yerin tarifini rica ettiğin kişilerin kaçı o yeri doğru tarif etmiştir. Tarif edilen yere giderken, tarifte olmayan kaç yol, yön karşınıza çıkmıştır?
Ben birgün, Hekimhan tarafında bir köyde, evinin önündeki bir vatandaşa,
-Bu yol Sivas yoluna çıkar mı? diye sordum. Köylüm,
-Sen nereye gideceksin? sorusuyla karşılık verdi.
Bu yol sorma eskidendi.
Şimdi navigasyon-yolbul yardımcılığı var. Bunun da hatalarının olduğu söylenir ama bu kadarcık hata kadı kızında da olur diyerek hoş görelim.
Fakat şunu da söyleyeyim, bazı kişiler, kendi köylerine, kendi evlerine giderken bile araçlarında kurulu yolbulu açıyorlar.
Hesap makinasından çarpmayı bölmeyi, bilgisayardan yazı yazmayı unutmak gibi neredeyse yolbuldan dolayı evimizin yolunu bile unutur olacağız!
İcat edenlerden Allah razı olsun, ben güzel dilimize yerleşmeye çalışan bu garip navigasyon kelimesi yerine, Türkçe “Yolbulan” kelimesi kullanılsa diyordum ta bu kelimenin hayatımıza yeni yeni girmeye başladığı yıllarda.
Geçenlerde bunu konuşurken, “TDK Sözlük’e bakayım bir” dedim. Baktım TDK, “Yolbul” kelimesini önermiş.
Ama dinleyen kim? Herkes tuttuğu yoldan gidiyor.
Konferansımız gürül gürül devam ediyordu.
Bir dekan hocamız, herhalde, “Bu uzayıp gidecek. Vakit daralıyor. Sorulara geçelim!” dercesine, haklı da olarak, araya girdi ve hayat içerikli bir hukuksal soru sordu ve ‘Sorular’ bölümünü açmış oldu.
Sorular, sorular. Cevaplar, cevaplar diye sürdü konferans.
Burası üniversite. İzleyiciler hep okumuş.
Kimisi gerçek, kimisi gerçeğe uygun, kimisi Türk Mahkemeleri, kimisi AİHM, kimisi Yargıtay, kimisi Danıştay kararları üzerinden soruyor. Ben de Allah’ıma şükürler olsun, okuduklarımdan, yaşadıklarımdan, aklımdan ışık, feyz alarak hiç bocalamadan açıklıyorum.
Neyse, Konferansımız memnuniyetle, alkışlarla bitti.
Hukuk dedik, mahkeme dedik, Yargıtay, Danıştay, AİHM dedik, burada, bir de bir davadan söz edeyim.
Hiçbir darbe davası almadım.
Malatya Adliyesinde görev yapan bir C. savcısı benimle görüşmek istediğini söyledi.
Başka bir şehirde görev yaparken, lojmanda kendisi adına kayıtlı ortak kullanılan wifiyle Bylock görüşmeleri yapıldığı tespitiyle Fetö/PDY’den gözaltına alınmış, tutuklanmış, altı ay bir gün cezaevinde kalmış ve Bylock görüşmesi yapan meslektaşının tespitiyle hakkında “Kovuşturmaya yer yok” kararı verilerek serbest bırakılmış, görevine döndürülmüş, Malatya’ya tayin edilmiş.
Altı ay bireysel olarak, aile olarak çok ağır acılar çekmişler.
Haksız tutukluluk nedeniyle manevi tazminat hakkı var.
Avukatı olmamı talep etti.
Ben, bu davalara bakmadığımı, avukatlığını kabul edemeyeceğimi söyledim.
Bunu duyunca çok üzüldü. Gözleri yaşardı.
Ben iki gün durdum, düşündüm, araştırdım, inceledim baktım ki, savcı bey tertemiz.
İki gün sonra adliyede odasına gittim ve vekaletname vermesini, davasını açacağımı söyledim.
Çok sevindi.
Şunu da söyleyeyim, aramızda avukatlık ücreti diye bir şey geçmedi.
Bir savcı olarak görev yaptığı adliyede nasıl gözaltına alındığını, soruşturma sürecinde çalıştığı adliyeye cezaevi aracıyla getirilip götürüldüğünü, cezaevinde neler çektiğini hepsini ağır ceza mahkemesine yazdım, anlattım.
Şunları söyledim:
-Kanlı ve Hain Darbe Kalkışmasında 248 vatandaşımız şehit, 2196 vatandaşımız da gazi olmuştur.
Yüz seksen bir gün bütün insani haklarından yoksun yaşayan müvekkil de bu kalkışmanın manevi gazisidir.
Müvekkil hiçbir suçu olmadığı, hatta tankların önüne duran vatandaşlar kadar darbecilere karşı olduğu halde, Allah’ın insan olarak ona bahşettiği hakların büyük bir çoğunluğundan, Cumhuriyet savcısı olarak bileğinin hakkıyla elde ettiği haklardan altı ay boyunca mahrum kalmıştır.
Devletimiz, müvekkilin ruhunun derinliklerinde yaşadığı ve tamamen ihya edilmesi hiç mümkün olmayan acılarını bir nebze olsun dindirmelidir.
Müvekkilimin yaşadıklarının anlatmaya, bunu en iyi bir şekilde ifade edebilecek cümleler aramaya hiç gerek yoktur.
Bilirkişiye, psikiyatriste, psikoloğa gerek yok.
Yüce Heyetinizin başkanı ve her bir üyesi, kendileriyle bire bir aynı psikolojik, sosyolojik ve maddi ortamlarda yaşayan, görev yapan kişiler olarak, bir an için kendisini meslektaşı müvekkil yerine koyup, olup biteni ruhlarında canlandırdıkları takdirde, yaşadıkları manevi zararın boyutunu, ağırlığını kolaylıkla anlayacaktır.
Müvekkil, görev yaptığı il adliyesinde cezaevinden sorumlu C. savcısı olarak görev yaparken tutuklanarak amirliğini yaptığı cezaevine atılmış ve emri altındakilerin emrine girmiştir…
Müvekkil, koğuşta arama veya sayım yapan gardiyan önünde ayakta beklemiştir.
Müvekkil, haksız tutuklanmakla önceden amiri olduğu cezaevinin tuvaletini temizleyen kişi durumuna düşürülmüştür.
Ve zaten müvekkil ile eşi, ana-babası, kardeşleri arasındaki bütün görüşmeleri halin duygusallığı nedeniyle konuşmadan çok ağlamakla geçmiştir dedim.
Ağır Ceza C. savcısı,
-Avukat beye katılıyorum dedi.
Mahkeme talep ettiğimiz tazminatta indirim yaparak davamızın kabulüne karar verdi.
Hazine vekilinin İstinaf, Temyiz başvuruları sonucu, miktar biraz daha azaltılarak dava altı yıl sonra bitti.
Sevgili okuyucular, avukatlık, savcılık, hakimlik budur; hukuk, adalet budur, hızı çok yavaş olsa da yargı budur işte.