Bir milletvekili seçimi öncesi Malatya’ya gelen eski genel başkan, rahmetli Altan Öymen’i iki milletvekilimizle Havaalanına götürmüş, VİPTE oturuyorduk. Ona dedim ki,

-Sayın Genel Başkanım CHP Genel Başkanlığına adil bir diktatör gerek. Altan Öymen affalladı birden.

-Neee? dedi.

-Bu Partiyi, Tüzük, Siyasi Partiler Kanunu vb. ile düzeltmeye çalışmak mümkün değildir. Her şey demokrasiyle olmaz. O anlayış demokratizm hastalığıdır. Her şey bozulmuş dedim.

Bunun üzerine öfkesi, ateşi düştü.

‘Haklısın! der gibi yüzüme baktı. Hiç bir şey demedi.

Kuvayı Milliyeden doğma, Atatürk’ün kurduğu CHP şimdi hem bedenen, hem ruhen hasta.

Çok hasta.

Israrla kötü yolda, şeytanın yolunda gidenlerin başına iyi şeyler gelir mi?

Bu, iki artı ikinin dört ettiği gibi sabit.

Bir zamanlar, Baykal zamanlarında da, parti bir başka kötüydü.

O zaman da yazılarımda, televizyon konuşmalarımda,

-Partiyi gövdenin ruhu değil kabuğun ruhu yönetiyor. CHP’nin başında Baykal değil, sözgelimi Ağrı il başkanı olsa parti daha çok oy alır. CHP’nin lideri otobüsün üzerine çıkıp konuştuğunda kapıcının, odacının, işçinin, köylünün, vatandaşın kalbine bir sevgi çıngısı atmalı dedim.

Bir gün, Ankara’dan bir toplantı için gelen heyet içindeki İstanbul Eski Belediye Başkanı Nurettin Sözen’e,

-Turgut Özal televizyonda konuşurken, vatandaşlar onu, sanki babaları nasihat ediyormuş gibi dinliyorlar. Baykal öyle mi! demiştim. O da bana,

-Ne yapsın, öyle olamıyor demişti.

O bitti, her şey daha kötüye gitti.

Hele son döneminde, hele çocukların yönettiği dönemde hiç olmayacak şeyler oldu.

Ne olacak, kötü yolun sonu bu bataklık olacak.

Meğer içten içe çürümüş parti.

Hani, SSCB dağılıp da Komünist Partinin ve yönettiği toplumun dışardan gösterilen yüzü kalkıp, iç yüzü ortaya çıktığında, ahlaksızlığın, fuhuşun, rüşvetin, hırsızlığın, mafyanın… nasıl ortaya döküldüğünü dünya görmüştü ya…

Eski partimin sevgili tabanına söylüyorum; suçu onun bunun, oranın buranın üstüne atmanın bir faydası yok.

Bu başka bir yanlışlık olur.

Hayata yeniden başlamak gerek…

RÜŞVETÇİ HAKİM

Bizim Dilek’in Avukat Ömer Erdoğan’ı vardır.

Dert dökülen, baş vurulan…

Yüzüne ‘Ömer Beg’, arkasından ‘Avukat Ömer’ denir.

1954 yılında Ankara Hukuk Fakültesini bitirmiş.

Beni de çok sever.

Hatta bir defa,

-Selahattin Bey, keşke seninle daha önceden tanışsaydım dedi.

Meslektaşlıktan sonra gidiş, ailece görüşmelerimiz başlamıştı.

Bu söz üzerine rahmetli eşi Sema Abla,

-Öyle diyeceğine, ‘Keşke benim oğlum olsaydın’ desene!

Nur içinde yatsın, net ve tok sözlü bir kadındı.

Biz Avukat Ömer adını duya duya büyüdük.

Dilek’teki her ana baba, okuması için, onu çocuğuna örnek göstermiştir.

-Bak oğlum, kızım, kuru ekmekle büyüdü. Okudu avukat oldu.

Yedi sekiz senedir avukatlığı bıraktı.

Gitti Ankara’ya yerleşti.

Köyüyle, kentiyle bağını koparmadı tabii.

Ofisimize geldiği bir gün şunları anlatmıştı:

-Horçumulu Nuri Ağa müvekkilimdi. Bir gün beni aradı,

-Ömer Bey dedi, bizim Haydar Ağa'nın Doğanşehir'de bir davası var, istersen bir git de dosyayı incele, eğer dersen, bir vekaletname versin sana; gitme ücretini de verelim yine dedi.

Haydar Ağa'da oğlunun kayınbabası.

-Ücrete gerek yok dedim, bir araba tutun ben gidip dosyayı tetkik edeyim.

Olur, dedi. Taksi tutuldu. Bu arada Haydar Ağa bana,

-Ömer Bey, ben de seninle geleceğim; hakim bey de Doğanşehir'e gidecekmiş, 'Giderken beni de alın' dedi.

Olur dedim.

Hakim de Malatya merkezdeydi. Rüşvet yediği orada burada söyleniyordu. Sonra Doğanşehir'e verdiler.

Hakim, Kanal Boyunda oturuyordu. Haydar Ağayla ben arabanın arkasına bindik hakimin evine gittik. Haber verdik geldi. Öne buyur ettik. Bindi. Neyse Doğanşehir adliyesine vardık. Dedim ki,

-Haydar Ağa, sen Hakim Beyle odasına git otur. Ben Kalemde dosyayı tetkik edeyim.

Dosyayı inceledim. Haydar Ağayı çağırdım.

-Tamam dava kazanılabilir, vekaletname çıkarabilirsin. Haydar Ağa bana ne dese iyi...

-Ömer Bey, ben hakim beyle konuştum, bana dedi ki, 'Haydar Ağa, avukata vereceğin parayı bana ver.' Daha sana niye vekalet vereyim...

-Peki Haydar Ağa dedim. Karar verecek o. Senin hem avukatlığını yapsın, hem hakimliğini dedim.

Sonra,

-Hakim beyi de giderken alacağız dedi.

-Hele şu taksicinin parasını öde dedim. Hemen çıkardı ödedi.

Taksi parasını verdi ya!

-Haydar Ağa, seni de götürmüyorum, hakimi de, dedim arabaya binip ayrıldım.

Ömer Abiye hayırlı ömürler dilerim…

ANAHTARCI ASIM USTA
Malatyalı. Güngörmüş. Kamil. Usta…
İşine, emeğine, müşterisine saygısı onu pişirmiş, bir alim yapmış sanki!
-Altmış dört yıldır bu işi yapıyorum. Malatya’nın yerlisiyim. Meslek öldü. Adam yüz metre ötedeki arabasını, elindeki aletle açıyor. Parmak iziyle, şifreyle evinin kapısını açıyor. Eskiden bir köcek takarlardı. Köcek bozulunca, kilit kaybolunca gelirlerdi.
Doğru düzgün usta da kalmadı. Anahtarı makineden geçirip, bir iki de eğe vurup müşteriyi gönderiyorlar. Adam gidiyor kapıyı açamayınca geri geliyor.
Dilek’teki kapımızın anahtarı kilidin içinde kırılmıştı.
Kilitte kalan parçasını zorla çıkardım.
Yedeğini ve başka anahtarları da alıp çoğaltmak için Asım ustanın dükkanına geldim.
-Anahtar kilidin içinde nasıl kırılır dedim.
-Aman, abi bu da kırılıp mırılmaya diye ekledim.
-Kırılabilir. Anahtarın iki görevi vardır, açmak ve kırılmak dedi,
-Anahtarların hepsi aynı metalden yapılır. Hepsi de kırılabilir.
Avukat olduğumu öğrenince, kardeşinin hakim olduğundan söz ederek adını duyup duymadığımı sordu.

-Yok duymadım dedim.
-Kardeşim hakimdi. Gürün’de de hakimlik yapmıştı. Bana çok benziyordu. Bir gün, Ankara’ya giderken orada karnımı doyurdum.
-Gürün’ün eti çok lezzetli olur. Döneri, haşlaması çok güzel oluyor diyerek araya girdim.
-Doğru. Orada kebap yemeden geçmem. Kebap yedim. O zaman üç buçuk lira gibi. Parayı verdim çıktım. Arkamdan birisi yetişti,
-Hakim bey olur mu deyip parayı uzattılar. Ben de ortamı bozmak istemedim. Elimi şöyle hafifçe açıp uzattım aldım. Kardeşim sanmışlar.
-Tekelde, usta olarak çalışıyordum. Oraya Reci, inhisar da denir. Elimden iyi iş geliyordu.
Bozulanı, kırılanı tamir ediyordum. Bir gazocağı yaptım yıllarca kullandım.
Şefim, bir gün,
-Ben senin yerinde olsam buradan ayrılır, çarşıda bir tamirci dükkanı açarım dedi.
Bu söz benim de kafama yattı. Ayrıldım. Belediyenin arkasında bir dükkan açtım.
-Pişman oldun mu sonra?
-Evet, pişman oldum dedi.
İş bitti. Sohbet bitti.
Hayırlı işler diledim.
-Alakana çok teşekkür ederim dedi, ayrıldık….

Hayattaysa hayırlı ömürler, öbür dünyadaysa rahmet diliyorum Allah’tan.