Türkiye’mizde her şey düzeliyor.
Bozuk, kırık, tıkanık, eğik, çarpık, çürük, yarık, çatlak, kopuk, taşlık, bataklık, ahlaksızlık, hırsızlık, tedbirsizlik, kaçakçılık, uyuşturuculuk, kumarbazlık, bahisçilik, sahtekarlık, dolandırıcılık, yalancılık, yolsuzluk, rüşvetçilik…
İnşallah siyasetçilik de düzelir.
Belki en yavaş düzelecek eğri, siyaset.
Ben 99’larda DSP Ecevit iktidarı sırasında bazı siyasi tutumların, davranışların düzelmiş olacağına inandım.
Sonradan yanıldığımı anladım.
Kendi kendime,
-Çok iyimserim dedim.
Hatta o günlerde, bir profesör DSP milletvekili,
-Milletvekili olduktan sonra ben de yalan söylemeye başladım demişti.
Ben de iki sefer yalan söyledim bu siyaset işinde. Allah affetsin inşallah.
Birisi, DSP’nin önde olduğu sıralarda, Malatya il başkanı yapılacak il kongre öncesi ofisime geldi, yakından tanıdığım birini bana sordu.
-Yönetim kuruluna alayım mı? Ne dersin? dedi.
Benim çok iyi tanıdığım biriydi.
Dürüstlüğü, güvenilirliği çok tartışmalıydı.
Onun bulunduğu bir yönetim kurulunda, kamuoyuna yansımaması gereken bir hususu konuşamaz, tartışamazdı.
Bir menfaat, bir reklam umduğu durumda kendini bırakırdı.
Kongre yapıldı bitti.
Bir süre sonra o kişi yanıma geldi.
-Benim İl Yönetim Kuruluna girmemi engellemişsin. İl başkanı söyledi dedi.
Baktım, söylediği doğru.
Benim düşüncem, benim görüşüm de doğru.
Ne yapayım? Ne edeyim?
Köşeye sıkıştım.
Bunu, “Parti menfaatleri için söyledim diyerek nasıl anlatabilirim.
Sonra, o bunun ne kadarını anlayabilir dedim içimden ve söylediğimi inkar etmek zorunda kaldım.
Diğeri siyasi yalan hareketim de, CHP milletvekili ön seçimi öncesinde bir salonda yapılan aday tanıtım toplantısında yaptığım konuşmada oldu.
Biraz olsun siyasetçi yanım, siyasi menfaatim dürttü!
Mevcut milletvekilini, ona yakın delegelerden oy alabilirim diye ve hiç gerekmediği halde az birşey övdüm.
Dünya Güzeli Ülkemizdeki maddi ve manevi eksiklikler, yanlışlıklar, bozukluklar biraz genel ilerlemeye bağlı olarak kendiliğinden yavaş yavaş, esas olarak da, bir zamanlar Avrupa’dan duyduğumuz imrendiğimiz, iç geçirdiğimiz o güzellikler, bizim Güçlü Devletimizce de kararlılıkla, çalışkanlıkla, ant içilmiş gibi, seferberlikteymişiz gibi yapılıyor, yerine getiriliyor.
Çocuklar, camı kırık, penceresi kapanmayan, sobası yanmayan, kaloriferi olmayan 60 70 kişilik buz gibi sınıflarda okurdu!
Öğretecek üşürdü, öğrenecek üşürdü, donardı…
Derdim ki, “Eğitim-öğretim bir ülkenin gelişip kalkınmasında çok önemlidir. Ve de soğuk ortamda işlenen dersin anlaşılması zorsa, bizim eğitimimiz de eğitmiyor, bir şey öğretmiyor!”
Futbol sahalarımız, stadyumlar toprak, tribünler açıktı.
Çamurda top oynanırdı, seyirciler yağmurdan ıslanırdı…
Şimdi, kışın git sıcak suyla abdest al, mescidinde namazını kıl.
Bir gün, Eski Belediye Başkanımız Naci Şavata Abiyle televizyona çıkmıştık. Dedim ki,
-Belediyenin, Thames marka bir arazözü vardı. Yazın öğleden sonraları, caddeye çıkar, yolları sulardı.
İnsanlar ıslanmamak için oraya buraya kaçışsa da, serinler, sevinir, bayram ederdi.
Naci Abi,
-Heee! En böyük hizmet oydu diyerek onayladı beni.
Eskiden Devlet’imiz yerinde sayıyor, bir milim ileriye gidemiyordu.
Sanki, emperyalist ağaları,
-Yerinde sayyy! diye komut vermişti.
Sonra, son on, on beş yıl emperyalist ağababaların eli kolu kısaltıldı, Milletimiz nefes aldı da, Devletine
-İleri! Marş! komutu verdi.
Evet Nazım Hikmet, Castro’nun Küba Devriminden dolayı için mutlu olup, Abidin Dino’ya “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin üstat? Oh çok şükür bu günü de gördüm ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat?” diyor.
Ben de milliyetçi olduğum için, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Devrimi’ne bakıp,
-Oh çok şükür bugünü de gördüm ölsem gam yemem gayrı! diyorum.
Şu hemen aklıma gelenlere bakıp da, nasıl, “Çok şükür!” demeyeyim?
Hasankeyf’te, Ilısu Barajı sularında kalmasın diye ünlü Er-Rızık Camisi, 1700 tonluk gövdesiyle, krikolarla kaldırılarak, 262 tekerlekli bir düzleme sabitlenip, üç yüz çalışanın eşliğinde, dört saatte iki kilometre ötedeki yeni yerine taşınıyor…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, daha nice tarihi yapıları tekerlekli araçlarla taşıyarak su altında kalmaktan kurtarıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığımız, çeşitli şekillerde yurt dışına çıkmış dört bin beş yüz, dile kolay 4 bin beş yüz eseri, ajanlarıyla yerlerini bulup, kiminin parasını ödüyor, kimini dava açıp kazanarak yurda getiriyor.
Hakkari Yüksekova’da evinde mahsur hasta, gece yarısı kardan kapanan köy yolu açılıp, hastaneye yetiştiriliyor…
Depremden sonra, yolları kardan, buzdan, fay yarıklarından kapanan Doğanşehir’in Eskiköy’üne dört defa helikopter iniyor, halkın ihtiyaçlarını karşılıyor. Ben eşimle gittim bunları bizzat duydum insanlardan.
Kışın kardan buzdan yolda kalan araçların içindeki vatandaşlarımıza yemek paketleri dağıtılıyor...
Ölümcül bebek Darende’mizden helikopter cankurtaranla Malatya’ya, hastaneye getirilip hayatı kurtarılıyor...
Ambulans uçağımızla yurt dışındaki hasta vatandaşlarımız Türkiye hastanelerine, Türk doktorlarına getiriliyor.
Malatya’nın bütün köy yolları asfalt yapılıyor, çöp konteynırları, otobüs durakları, yol tabelaları konuluyor.
Işıl ışıl köprüler yapılıyor Malatya’ya, Türkiye’nin her iline, ilçesine, tüneller açılıyor aydınlık.
Yollar kısalıyor, zamandan kazanılıyor, yakıttan kazanılıyor, kazalar azalıyor, ölümler, yaralanmalar azalıyor.
Bu milletin çocukları zevkle yapılmış, yalıtımlı, doğalgazla ısınan sımsıcak, yirmi kişilik, otuz kişilik dersliklerde ders yapıyor, okuyor, bilimde, teknolojide dünya birincilikleri alıyor.
Kitap, defter parasını biriktirmek için yazın çalışıp, sakız satıp, tarlada çalışıp para biriktirmiyor. Okuluna gittiğinde kitaplarını, notebooklarını önünde buluyor, kara tahtalar beyaza, akıllı tahtalara dönüşüyor.
Ben şimdi bu olağandışı(!) gelişmelere bakıp da, olan bitene nasıl, Türkiye Devrimi demem?
Ondandır Türkiye’yi eskiye döndürme planları, ittifakları.
Ne demek, ne demek…
Türkiye’miz savunma sanayiinde dünyada on devlet arasında yer alıyor.
Deprem oluyor, Malatya’daki binaların yarısı yıkılıyor.
Evler, okullar, camiler, cemevleri yıkılıyor.
İki üç sene içinde Malatya’da, 125 bin adet, biz Türklerin daire dediği bağımsız bölüm yapılmış.
Yüz yirmi beş bin…
Yazması zor, demesi zor!
16 bin 500 de köy evleri yapılmış…
13 binin üzerinde de işyeri yapılmış ki, görmeye değer.
Vatandaşlarımıza, Milletimize helalı hoş olsun.
Hep fakir fukara mı kalacak…
Hep kötü evlerde mi yaşayacak…
Hep soğuk sınıflarda mı okuyacak…
Hep hastane sıralarında mı olacak…
Hep Batıya mı imrenecek..
Hep emperyalistlerin eliyle mi yönetilecek…
Sular akacak o hep bakacak mı…
Hep, ‘sana mı kalmış, sen mi düzelteceksin’ diyecek..
Hep ‘böyle gelmiş böyle gider’ mi diyecek…
Hep ‘Baban da böyle diyordu’ mu diyecek…
Hep söz dinleyen mi olacak, sözü dinlenen olamayacak mı…
Evet, Türkiye hızla gelişiyor…
Kişi başına düşen gelir artıyor…
Evet hasta siyasetin ilacı da bunlar zaten..
Öyleyse, göreceksiniz siyaset de arınacak, aklanıp, paklanacak inşallah.