Soyadını hatırlamıyorum, Selçuk adlı bir beyefendi, sosyal medyada emek verip, paylaşımıma şunları yazmıştı:
“Sayın Selahattin bey, bazı tabuları kırarak, siyasette kulvar değiştirmeyi, seçmen olarak kişinin iradesi olarak kabul ediyoruz. Bazen takım tutar gibi kendi takımları kötü oyun sergilese de yine takımının arkasında duran fanatik seyirciler gibi fanatik siyasi taraftarlar da var. Bu konuda suçlanmanızı haksızlık olarak görüyorum. Siyasete seçilen siyasetçiler demokratik bir seçimin iradesi ile oluyor gibi görünse de genelde kişilerin babalarının parasal gücüne, arkasına aldığı tarikat, cemaat gücüne cahil bırakılan aşiret mensuplarının desteğine bağlı olarak, dolaylı bir baskı unsuru bize milli irade diye sunuluyor.
Siyasi partilere gelince yolunu ve yönünü batıya çevirmeyenler iktidara gelemiyor gelince de, efendilerinin isteklerine boyun eğiyorlar. Devlet adamı bir siyasetçinin ölümüne milyonlar katılırken partisi iktidar olamıyor.
Hukukçusunuz.
Siyasi partiler kanununda mecliste grubu olan partilere seçimlerde olağanüstü yardımlar yapılırken diğer partilerin adeta sırtına taş yükleyerek hadi demokratik bir seçime gidin demek ne kadar adaletli olur?
Halkın içinden olan birilerinin, köylünün, işçinin, taksi şoförünün, manavın, milletvekilliğine aday gösterildiğini görmüyoruz. Bunlar aslında halkın kendisi değil mi? Evet eğitim düzeyinin üniversite olması sadece cumhurbaşkanlığı için varken bir vekil adayının eğitim düzeyine de bakılması gerekmez mi? Öncelikli maddi gücü, sonra da arkasındaki şeyh, şıh, dede, ya da tarikatına bakılıyor. Böyle bir siyasi anlayış demokratik sistemlere göre yapılsa da adaletli bir seçim değildir. Birtakım siyasi partiler devletin tüm imkanlarını kullanırken, bir takım siyasi partiler parti binalarının kiralarını ödeyemez halde seçime giderken halkın iradesi tecelli etti diyoruz. Kendimizi kandırıyoruz. Vekil İsimleri, toplumun gönlüne, liyakat ve siyasi tecrübe ve vatan sevgisi ile insana verdiği değerle derecelendirilmeli. Zengin ağa çocuğu, şeyh, şıh, dede torunu, olmayan siyasi partisi içinde dayısı torpili olmayan, fakat kendini son derece iyi yetiştirmiş, inandığı davaya ömrünü adamış, şahıslara hiç bir zaman fırsatlar sunulmamıştır.
Sunulanlar da çok nadir.
Bu nedenle, buralardan gelerek aday olup seçilen aynı kişiler, yıllarca şehrin vekili olarak bizi temsil ederlerken, şehir hep yerinde saymıştır. Bu siyasi anlayış halk iradesi olur mu? Parti başkanlarının dayattığı, halka da, sorgulamadan seçime mecbur ettikleri bir düzen.
Yıllarını partilerinin başarısına adamış çalışmış çabalamış onca il başkanları, ilçe başkanları, bu zengin tarikat, şeyh, şıh, parti içi torpil duvarını ve doyumsuz bazı vekilleri aşamamıştır. Bu CHP de de aynı, AKP de MHP de de İYİ sinde de A dan Z ye aynı. Misal yaklaşık 10 yıldan fazla CHP il başkanlığı yapan Enver beyi hiç bir dönem 1. Sırada aday görmedim Malatya’da. Enver beyi tanımam; sadece medyada haberlerde gördüm o kadar. Belki de en uzun il başkanlığı yapanlardan biri. Kendinin izni olmadan da örnek gösterdim affola. Burada anlatmak istediğim, ne emeğe, ne liyakate, ne sadakate, ne tecrübeye, ne de eğitime değer verilmiyor. Tarikatların belirlediği, maddi gücün öne alındığı, genel başkanların onadığı, halka da seçin diye dayatıldığı bir siyaset var ortada .
Sonuç:
Halkın gözünde güvenini yitiren siyaset.
Bu nedenle CHP den AKP ye, MHP den İYİ partiye, nerden nereye geçerseniz geçin, bu siyasi partiler kanunu değişmedikçe, milletvekili maaşları öğretmen maaşlarını geçtikçe, bu sistemi eleştirmedikçe, devlet adamı yetiştirmekte zorlanırız, halkımıza refahı sunamayız.
O mevki ve makamlar milletin vekil olarak temsil edildiği yerlerdir.

Kutsaldır.
Reklam sahası, ihale kovalama yeri, koruma zırhına bürünme, vatan hainlerini aklama yerleri değildir. Türk halkının milli iradesinin hiç bir baskı, tesir ve yönlendirme ile değil, geleceğini düşünen bir milli iradeyi ortaya koyacağı gün, adaletli günlerimizin miladı olacaktır.” Evet bunları yazmıştı…

Ben de şöyle yazmıştım:

“Selçuk Bey Kardeşim…
Demokrasimize, siyaset anlayışımıza, seçme, seçilme süreci tutum ve davranışlarımıza ilişkin tespitlerinizde, eleştirilerinizde yerden göğe kadar haklısınız.
Ancak, biliriz ki bir yönetim tarzı olan demokrasinin de üzerine oturduğu bir altyapı, bir maddi temel var.
Demokrasi konulu bir konferansta, konuşmacının ülkemizdeki demokrasinin işleyişi hakkında yaptığı yoğun eleştiriler üzerine söz alıp,

-Hocam, demokrasi, köylülükten çıkmış, kentlileşmiş, endüstrileşmiş toplumların yönetim şeklidir.
Ortaçağın değil, Yeniçağın yönetim biçimidir. Öyle olmasa, insanlar, sınıflara doldurulup, demokrasi dersi verilerek, iki sene içinde demokrat yapılırdı. İnsan hayatın, üretim ilişkilerinin içinde demokratikleşir demiştim.
Güzel Ülkemizin, Büyük Devletimizin şartları içinde, Yüce Milletimiz bu kadar demokrat olabilir.
Eksiklerimiz, yanlışlarımız, hatta ahlaki bozukluklarımız olabilir.
DSP’li bir profesör milletvekilinden duymuştum,

-Milletvekili olduktan sonra ben de yalan konuşmaya başladım demişti.
Malatya’da en iyi siyasetçi seçilip, ödülümü aldığım törende de,

-Bir ülkede demokrasinin yerleşip kökleşmesinde, kişi başına düşen gelirin kaç dolar olduğu ve adil dağıtılıp dağıtılmadığı önemli de, kişi başına düşen iyi siyasetçi sayısı önemli değil mi? demiştim.
Ülkemizin gelişmesi, zenginleşmesi, bilimde, sanatta, sporda ilerlemesiyle, demokrasimizin zemini de güçlenecektir.
Yine bir konferansta,

-Bizim yazarlarımız, şairlerimiz, üniversite hocalarımız şimdiye dek hep demokrasi, insan hakları, hukuk, özgürlük… taleplerinde bulundular, bunlar için hapis yattılar, sürüldüler, işlerinden edildiler, bedeller ödediler. Bu çabalarının bir kısmı kadar da, tarımımızı, sanayimizi, ticaretimizi nasıl geliştiririz? Madenlerimizi nasıl bulur, işleyebiliriz? diye kafa yorsalardı, o hak, hukuk, demokrasi talepleri yeşerip gelişecek zemin bulurdu demiştim.
Sevgili Selçuk Kardeşim, hani, “Ne kadar para, o kadar köfte” sözü gibi,

-Ne kadar sanayi, ticaret, sanat, kalkınma… o kadar demokrasi diyebiliriz kanımca.
Ama yine de,

-Güzel Ülkemizin, Güzel Milletimizin, Büyük Devletimizin içinde bulunduğu mevcut ekonomik ve sosyal şartlar içinde, sizin dediklerinizin azami ölçüde hayata geçirilmesi için çabayı, çalışmayı elden bırakmamalıyız derim.
Güçlü umutlarımla, selam ve saygılarımla…”

KOZLUK
Kale ilçemizde, doruğun hemen yanıbaşında, kuruluşu 4-5 yüz yıl önceye dayanan Kozluk köyü.
Halkı Alevi olan Kozluk, yazın bir tatil köyünü andırıyor.

Merkeze 50 Km. uzaklıkta, Oldukça dik ve döngeli, 7 Km.lik temiz, asfalt yoldan adeta tırmanılarak ulaşılıyor.
Kale'nin yükseltisi Malatya merkezden düşük, 730 m.

Bunun üzerine 650 m. daha koyarsan Kozluk'ta oluyorsun.

Yazın cıvıl cıvıl.

Evlerin, ağaçlarla örtülü balkonlarından, eyvanlarından, avlularından kadın, erkek, çocuk sesleri taşıyor yollara.

Bu insanlar kışın, geldikleri İstanbul'a dönüyor ve köy bir başına kalıyor.

İki tane pınarı var; gür suları buz gibi.

Evlere de su çekili.

Köyün kimi yerlerinde çevreye, temizliğe, tertip düzene ilişkin uyarıcı yazılar yazılmış tabelalara rastlanıyor.

Köyün bir de derneği var.