Duyanlar, duymayanlara söylesin; Malatya’da darphane varmış.

Hem de, ta Danişmendliler Beyliği zamanından, on birinci yüzyıllardan itibaren.

Demek ki o zamanlar Malatya önemli ticari ve idari bir merkezmiş.

Bulunan madeni sikkeler-paralar bunun kanıtıymış.

“Başlangıçtan 1247 yılına kadar faal olan darphaneler, Konya, Sivas, Kayseri, Malatya, Erzurum ve Tokat’taki darphanelerdi.” deniyor Ankara Hazine Müzesinde.  

“Selçuklu altın dinarları sadece Konya ve Sivas’ta darp ediliyordu. Mamafih, 1257’de Malatya’da ve 1298’da Samsun’da dinar darp edilmiştir.”

Selçuklu Altın Dinarları darp edilen dört şehirden bir bizim Malatya’ymış.

Ankara’da, Hazine Müzesi’nde bilgiler var.

Ankara sadece Başkent değil, Kumrukent, Kedikent ve Müzekent de!!

En son Hazine Müzesinde tarihe daldım, saatler geçirdim.

Osmanlı’dan söz ediliyor…

“Piyasada mal arzının yüksek seviyede tutulması, fiyatların da ucuz kalmasını sağlıyordu. Bunun için ithalata mani olunmazdı. Devlet aradan kazandığı gümrük vergileri sayesinde merkezi hazineye gelir temin ederdi. Esnaf sayısı ‘gedik’ adı verilen kayıtla sınırlı tutulur, (Taksi sayısının sınırlı tutulması gibi. s.s.) aşırı rekabetle iflas etmeleri de önlenirdi. Fiyatlar, lonca temsilcilerinin bulunduğu heyet tarafından tespit edilir ve maliyetin yüzde 15’ini geçmeyecek bir karla satılırdı.”

“Kar hadleri düşük olduğundan, esnaf ancak geçinecek kadar para kazanabilirdi.  Devlet aşırı zenginleşmeye ve servet biriktirmeye mani olmaktaydı. Türkiye’de tarih boyunca sermaye birikmemesinin bir sebebi de budur.”

Gelişmenin önündeki en büyük engel, tasarruf edilemeyecek denli az gelirin olması veya tasarruf anlayışının yerleşmiş olmaması.

Sermaye –anamal- olmamasıyla yatırım-üretim-ticaret, aynı malın üretim maliyetini düşürüp, rakiplerinden daha ucuza satabilmek ve daha çok kar etmek için teknolojik icatların olamaması, ticaretin gelişememesi, sanayileşmemek, rekabetçi düzen olan kapitalistleşmenin oluşamaması gibi birbirine bağlı sonuçlar doğar ki bu iyi bir durum değildir, geri kalmaktır.

Müzeden devam edeyim: “Köylüye ise ‘çiftlik’ adı verilen ve bir çift öküzle sürüp işleyebileceği kadar toprak, ömür boyu tahsis edilirdi. Toprağı boş bırakanın elinden bu arazi alınıp başkasına verilirdi. Mülkiyeti devlete ait olan ve hububat ekilen bu araziler vefatı halinde oğullarına kalırdı. Ancak bu araziyi başkasına satamaz ve köyünü terk edemezdi.”

Böylece, ‘çiftlik’, ‘çiftçi’ sözcüklerinin nerden geldiğini deöğrenmiş oldum!

İSLAM’DA AHLAK İLKELERİ
(Hucurât Suresi)
Birinci ilke: “Araştırınız “ emridir. “Ey iman edenler! Güvenilir olmayan biri size haber getirdiğinde o haberin doğruluğunu iyice araştırın.”
İkinci ilke: Islah edici olmaktır. İfsat edici ve yıkıcı değil, yapıcı ve onarıcı; ayrıştırıcı ve bölücü değil, birleştirici ve bütünleştirici olmaktır.
Üçüncü ilke: “Adil olunuz” emriyle adaleti yüceltmektir. Hiçbir koşulda hak ve hukuktan, sadakat ve doğruluktan asla ayrılmamaktır.
Dördüncü ilke: “Alay etmeyiniz” emridir. Hiç kimseyi hor ve hakir görmemektir. Âdem ve Havva’nın çocukları olarak aynı özden yaratıldığımızı hiçbir zaman unutmamaktır.
Beşinci ilke: Birbirimizi karalamaktan kaçınmak; insan onur ve haysiyetini zedeleyecek her türlü söz, tutum ve davranıştan uzak durmaktır.
Altıncı ilke: “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayınız. Birbirinize lakap takmayınız” emridir. Zira tıpkı insanın kendisi gibi ismi, şerefi ve itibarı da saygıya layıktır, mükerremdir.
Yedinci ilke: Birbirimiz hakkında yerli yersiz zanda bulunmaktan kaçınmaktır. Çünkü insanlar hakkındaki zan, çoğu kez kişiyi yanıltır, günaha sevk eder.
Sekizinci ilke: Başkalarının kusurlarını, eksiklerini araştırmaktan sakınmaktır. Bize düşen asıl görevin kendi hata ve kusurlarımızı gidermek olduğunu unutmamaktır.
Dokuzuncu ilke: “Birbirinizin gıybetini yapmayınız. Birbirinizi arkadan çekiştirmeyiniz.” emridir. Zira bize düşen, yokluğunda dahi kardeşimizin hak ve hukukunu gözetmektir. (Diyanet web sitesinden alıntıdır. Tabii ki Hutbeyi dinledim.18 Nisan 2025 s.s.)
 
MUSTAFA KEMAL VE KEMAL BATANAY

“…Merhum hâfız, tanbûrî, bestekâr ve hattat Kemal Batanay'ın Mustafa Kemal ile askerliği esnâsında yaşadığı bir hatırasından bahsedeceğim. Kemal Batanay'ın bu hatırasını, muhterem Muhiddin Serin hocamızın hazırladığı “Türk Hat Üstadları 3 – Kemal Batanay" adlı çalışmadan naklediyorum. Merhum Kemal Batanay'ın anlattıklarını biraz özetleyerek aktarıyorum.

Müttefik kuvvetlerinin Çanakkale'den çekilmelerini müteakib, Kemal Batanay'ın birliği de istirahat için Edirne'ye sevkedilir. (Ocak 1916). Bir müddet Edirne'de kalırlar. Bu arada Anafartalar 19. Fırka Kumandanı Mustafa Kemal'in de Edirne 16. Kolordu kumandanlığına tayin edildiğini duymuştur. Batanay, soğuk bir kış günü Cuma namazı için hazırlık yaptıktan sonra biraz erken Üç Şerefeli Cami'ye gider. Cami avlusu Cuma için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştır. Batanay bu ulu mâbed karşısında ecdadımızın büyüklüğünü bir daha derinden hissettiğini söyler ve içinde câmiye girip Kur'an okumak arzusu uyanır. Doğruca müezzin mahfilindeki müezzinlere yaklaşarak hâfız olduğunu ve Kur'an okumak istediğini söyleyip izin ister. Müezzinler de; “Bir subay, hem de hâfız" diyerek çok sevinirler ve: “Tabii, lûtfedersiniz, buyurunuz okuyunuz efendim" derler. Mahfile çıkıp oturur ve Kur'an okumaya başlar. Kısa zamanda câmi lebâleb dolar. Cemaat huşû içinde sessizce hâfız Kemal Batanay'ı dinlemektedir. Cuma saati gelir, ezan okunur ve ilk sünnet kılınır. Müezzinbaşı iç ezanı da Batanay'ın okuması için işaret eder. Hicaz makâmında müessir bir ezan okur. Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir er Batanay'a yaklaşarak: “Efendim, kumandanım sizi istiyor" deyince, “Eyvah, resmî elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık galiba" diye endişe ve korkuya kapılır. 

Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaşır. Bu kumandanın, Albay Mustafa Kemal olduğunu görünce heyecanı daha da artar. Mustafa Kemal kendisine; “Oğlum, terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim" deyince rahatlar. İsmini ve bulunduğu kıtayı sorar ve yaverine yazdırır. Adaş olduğunu öğrenince de ; “Oğlum, Edirne'de kaldığımız süre içinde ben Cuma namazına hangi câmiye gidersem sen de o câmiye gelecek ve iç ezanı okuyacaksın" der. Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey arar ve Mustafa Kemal'in Cuma namazını Selimiye Camii'nde kılacağını ve kendisinin de orada hazır bulunarak, Kur'an ve ezan okumasını söyler. İstenileni yapar. Namazdan sonra avluda bekleyen Mustafa Kemal'in yanına gidip selâm verir. “Oğlum" der Mustafa Kemal, “Bugün yine bizi yaktın. Gelecek hafta hangi camiye gidersem sen de oraya geleceksin. Ertesi hafta Mustafa Kemal, Eski Cami'ye gider. Tabii Kemal Batanay da…”
Yazının devamında yer alan musiki konusunu yer darlığı nedeniyle geçiyorum. (s.s.)

Yalçın Çetinkaya-Yeni Şafak Gazetesi Web Sitesi 01.01.2017

“Gazi Mustafa Kemal bu ülkeyi Düyun-u Umumiye'den, biz de emperyalist IMF'ten kurtardık.”

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan 07.11.22