Bir eser ortaya koymaktan ziyade alkışın peşine düşüldüğü bir çağdayız. Gürültülü sahnelerin ve parıltılı vitrinlerin ardında, ne yazık ki köksüz ve emeksiz bir itibar arayışı yatıyor.
Çağımızın en hazin manzarası; emeğin sessizleştiği, buna karşılık emeksiz tezahüratların göğe yükseldiği o gürültülü sahnelerdir. Hakiki bir değer üretmek yerine, üretilmiş gibi yapmanın itibar gördüğü; içi boş iddiaların süslü ambalajlarla sunulduğu bir "vitrin devri" yaşıyoruz.
Eskiler bir esere ömrünü verir, adını ise o eserin gölgesinde mütevazıca saklardı. Şimdilerde ise ortada ne derin bir fikir var ne de zamana direnecek bir eser; fakat alkış tufanı her zamankinden daha gürültülü. Ne var ki, temelsiz binaların üzerine kurulan bu suni şöhretler, zamanın ilk rüzgarında savrulmaya mahkumdur.
Zira hakiki itibar; kalabalıkların anlık tezahüratlarıyla kazanılmaz. Derinliği olan bir zihin, ucuz alkışların sarhoşluğuna kapılmaz; bilir ki altından yapılmayan bir tacın, gürültülü törenlerle başa konması onu kıymetli kılmaz.
Olgun bir duruş; vitrine oynamakla değil, çizgisini muhafaza etmekle nitelenir. Gürültünün ve sahte alkışların ortasında verilecek en asil yanıt ise, kendi işine ve derinliğine sadık kalmaktır.
Nihayetinde, zamanın süzgeci amansızdır: Alkışlar susar, sahneler boşalır; geriye ise yalnızca hakiki olanın sessiz ve vakarlı izi kalır