"Herkesin çok mutlu, çok başarılı ve kusursuz göründüğü sanal bir panayırın ortasındayız. Beğeni butonlarının gölgesinde kendimizi ararken, tarihin en kalabalık ama en yalnız kuşağına nasıl dönüştük?"

İnsanlık tarihi, hiç bu kadar kalabalık olup da kendini hiç bu kadar yalnız hissettiği bir çağ yaşamadı. Bugün elinizdeki o küçük cam ekrana dokunarak dünyanın öbür ucundaki bir hayatın ışıltısına şahitlik edebilir, tek bir tuşla yüzlerce insana sesinizi duyurabilirsiniz. Ancak ekranın o soğuk ışığı yüzünüze vururken içinizde büyüyen o tarifsiz ıssızlığı hiçbir "beğeni" butonu dindirmeye yetmiyor. Sosyal medya, modern zamanların en büyük, en görkemli maskeli balosuna dönüştü. Herkesin en güzel gülüşünü, en şık kıyafetini ve en kusursuz anını sergilediği bu dijital panayırda, vitrinlerimizi süslemekle o kadar meşgulüz ki, içeride unuttuğumuz o yaralı ve yalnız ruhun çığlığını kimseler duymuyor.

Bir filtrenin ardına gizlenmiş hayatlar yaşıyoruz artık. Hüznümüzü, yorgunluğumuzu, kırgınlıklarımızı o parlak piksellerin arkasına saklıyor; dünyaya "her şey yolunda" mesajı veren sahte birer mutluluk anıtı dikiyoruz. Bir kahvenin tadını çıkarmaktan ziyade onun o estetik duruşunu açısıyla yakalamanın, bir dost sohbetinin derinliğinde kaybolmaktansa o anı hikayemize ekleyerek "ben de buradayım" demenin telaşındayız. Hayatı yaşamak yerine, yaşandığına dair kanıtlar toplama yarışına girdik. Beğeni sayıları dijital onay mekanizmalarımız, takipçi listeleri ise sahte kalabalıklarımız oldu. Oysa akşam olup da o sihirli ekran kapandığında, odanın o çıplak sessizliğiyle baş başa kalan insan, yüzlerce dijital "arkadaşa" rağmen neden bu kadar kimsesiz olduğunu kendine sormaktan kaçamıyor.

Bu çağ, bize sınırları kaldırmayı vaat etti ama insanı kendi içine, etrafına görünmez duvarlar örmeye mahkum etti. Asansörde yan yana durduğumuz komşumuzun yüzüne bakmak yerine telefonun ekranına sığınışımız, lokantada karşılıklı oturan iki sevgilinin birbirinin gözlerine değil de masadaki ekranlara dalışı bundandır. Dokunmanın, göz göze gelmenin, sesin tonundaki o nahif titremeyi hissetmenin yerini emojiler aldığından beri, kelimelerimiz çoğaldı ama kalplerimiz dilsizleşti. Kusursuz görünen o dijital profillerin arkasında, aslında sadece sevilmeyi, anlaşılmayı ve "görülmeyi" bekleyen, incinmiş çocuk ruhları gizli.

Bu yanılsamadan kurtulmanın yolu ekranları tamamen çöpe atmak değil elbet; ancak o ekranın arkasındaki maskeli balodan arada bir de olsa çekilmeyi bilmektir. Hayat, bir ekran kaydırma hareketinin arasına sıkışamayacak kadar derin, filtresiz ve gerçektir. Bugün bu yazıyı okuduktan sonra, o küçük cam ekranı usulca masaya bırakın. Pencereden dışarı bakın, rüzgarı hissedin ya da hemen yanınızdaki insanın gözlerinin içine bakarak, klavyeden uzak, sahici bir cümle kurun. Çünkü maskeler ne kadar parlak olursa olsun, ruh ancak kendi çıplak gerçeğiyle karşılaştığında nefes alabilir.