Kıymetli hemşerilerim, ildaşlarım…
İyisiniz inşallah! Önce can sağlığı.
Allah dert verip dermanını aratmasın.
Kanser hastalığı yayılıp gidiyor.
On beş, yirmi sene önce Prof. Dr. Erkan Topuz ve başka tıp hocalarımız, toplumsal sorumluluk görevlerini yerine getirip, bildikleriyle, öngörüleriyle bizleri uyarıp duruyordu.
Doğru şeyler yiyin, kimyasal katılmamış, paketlenmiş yiyecekleri yemeyin, çocuklarınıza yedirmeyin diyorlardı.
“On yıl sonra kanser çoğalacak” demişlerdi.
Güzel pestillerimiz, kesmecelerimiz, gün kurusu kayısılarımız, kurutulmuş incirlerimiz, üzümlerimiz, eriklerimiz, dutlarımız, elma kahlarımız, kayısı çekirdeklerimiz, fındıklarımız, fıstıklarımız, cevizlerimiz, leblebilerimiz varken niye çocuklarımıza süslü, boyalı cilalı, cicili bicili ambalajlar içindeki yiyecekleri yedirelim.
Doğal, dövme dondurmanın yerini boyalı cilalı, kimyasallı dondurmalar almış.
Bunları sadece çocuklar değil koskocaman insanlar da yiyor.
Hal böyle olunca üretim de, satış da büyüyor.
Büyük adamlar, akıllı olup kendilerini, ailelerini, çocuklarını düşünmeyecek de , para gelsin de nasıl gelirse gelsin diyen iş, ticaret insanları mı düşünecek?
Tabii burada devletin de bir başgörevi var.
Toplumun, çocukların, gençlerin sağlığını düşünme, tedbir alma, denetleme, yaptırım uygulama vazifesi, yükümlülüğü var.
Bizde devletin bu ödevi, oldu bitti doğru dürüst işlemiyor.
Bizim, bilime de, tekniğe de uygun olan geleneklerimize göre her meyve, sebze mevsiminde yenir.
Bahardan yaza doğru, turfanda dediğimiz sebzeleri gözlerdik.
“Ooo.. domates çıkmış. Salatalık çıkmış. Kavun karpuz çıkmış” der, pahalı olduğu için, tadımlık da olsa evlerimize girerdi.
Sonraki günlerde Malatya’nın sebzeleri pazara gelir, ‘yerli’ etiketiyle satılırdı.
Yerlisi, Adana’nınkinden daha tazeydi, daha damağımıza göreydi.
Şimdi her şeyi mevsiminde yeme kültürü, paracılarca kapandı.
Kışın karında, Malatya’nın en fakir semtlerinde, Beydağı’nın yamaçlarındaki pazar yerlerinde fakir dediğimiz vatandaşlarımız, poşetlere domates, biber, patlıcan seçer doldurur oldu.
Devletimizin ağzından, “Her şey mevsiminde yenilmelidir!” diye bir uyarı duydunuz mu hiç?
Çünkü güney bölgelerimizde seracılık, Türkçesi cam bahçecilik denen, yoğun ilaçla, yapay gübreyle sebze, kavun karpuz yetiştiren, her ile gönderen bir büyük sektör var.
Bunların üretimine, satışına, kazancına dokunmak olur mu…
Şunu söylemeliyim, son yıllarda toplumun, gençlerin, çocukların doğru, sağlıklı beslenmeleri yolunda devletimizde bir uyanış, bir diriliş var.
Bunun olması gereken seviyeye gelmesi gerekir.
Bu, devletin, anne babanın, uzmanların boynunun borcudur.
Belki de en önemli iş bu amaçla kurulmuş devlet dışı STK’lara, gönüllü toplum kuruluşlarına düşer.
Ama böyle bir kuruluşumuz hani?
On seneden öncelerinde Ali Düzova vardı.
Malatya Tüketiciler Eğitim, Koruma Derneği Başkanıydı.
Faydalı işler yapardı.
Derneğin adında tüketici eğitimi deniyor.
Bu çok önemli.
Bu hususta bir adım atmak, meselinin bir ucundan tutmak, anne babayı bilgilendirmek gerek.
Biz evimize mevsimsiz meyve sebze sokmadık.
Çocuklarımıza boyalı cilalı yiyecekler yedirmedik.
Amcaları, dayıları, halaları, teyzeleri zaman zaman alırdı; bunlara engel olamazdık.
Evimize Kokakola girmemiştir.
Bir akşamı üstü çocuğumuzu karı koca dahiliye ve çocuk doktoru olan bir tanıdığın evine muayene için götürmüştük de orada CocaCola dolu şişeler görünce hayretimizi engelleyememiştik.
Bir gün Baro Başkanımız rahmetli Niyazi Ergin Gökçe ve yönetim kurulundan arkadaşlarla, iki binin başlarında, valimiz Mustafa Yıldırım’ı ziyarete gitmiştik.
O günlerde adı Hükümet Meydanı olan 15 Temmuz Meydanı’na Mc Donald’s temeli atılmıştı.
Vali bey bizi kapıda savarken, durdum ve pencereden görünen inşaatı göstererek,
-Sayın valim, bu alana bu oldu mu? dediğimde, Vali Bey,
-Artık yapacak bir şey yok demiş ve ben de,
-Sayın valim zararın neresinden dönersek kardır demiştim.
Ve Yorum Gazetesindeki yazılarımla, buna tek başıma karşı çıktım,
-Burası Malatya’nın avlusudur. Kimse avlusuna dükkan açtırmaz diyerek yazılar yazdım.
Basınımızda benim dışımda kimse bu hususu konuşmuyordu.
Unutmadan söyleyeyim, daha sonra rahmetli Av. Mustafa Alp orada birkaç gün oturma eylemi yaptı.
Sonuçta, CHP İl Başkanlığı İdare Mahkemesine durdurma ve iptal davası açtı, iş durduruldu ve o acayip yapı oradan kaldırıldı.
Şunu da söylemeden geçmeyeyim.
O tarihlerde ADD Başkanı olan ortopedi uzmanı arkadaşla o yapıya yakın yerde karşılaşmış bu meseleyi konuşmuştum. O,
-Yok, iyi olur. Örneğin bir baba çocuğuna hamburger almak için buraya geldiğinde, çocuğu ona, ‘Baba bu kimin heykeli’ sorar babası da, ‘İsmet İnönü” der ve çocuk İnönü’yü tanımış olur demişti.
Evet atalarımızın zamanında damıtıp yaşattığı o içi dopdolu, ‘Zararın neresinden dönersen kardır’ sözüyle yola devam ederek kendimizin, çocuklarımızın beslenmesinde, yediği, içtiği şeylerde artık akıllı olalım, Yüce Yaradan’ın sadece biz insanlara bahşettiği akılla, yapma gücüyle hiç olmazsa geleceği kurtaralım.
İçine egzoz dumanı, kimyasal madde girmemiş, camlı bahçede yetiştirilmemiş, cicili bicili ambalajlarla donatılmamış, yapay kokularla çekici yapılmamış yiyecekler, içeceklerden kurtulalım.
Evimize, paketlenmiş su, plastik şişeye girmiş su da sokmayalım.
30-40 sene önce Ankara’da bir yakınımızın evinde yemek yiyorduk.
Sofrada şişe suyu vardı.
Ev sahibi, ayran, limonata ikram eder gibi su ikram ediyordu.
İkide bir, “Suyunu doldurayım. İçin için!” diyordu.
Doğanşehir yolunda olan, Örnek Köy’de bir lokma günü vardı oraya gitmiştik. Yeşilyurt Kaymakamı, Belediye Başkanı vardı, ben Battalgazi İlçe başkanıydım.
Masalarda, yani köyde bile şişe suyu vardı.
Çok üzülmüştüm.
Yirmi sene kadar önce Malatya’da, alt geçit inşaatları sırasında şehir suyuna, kanalizasyon suyu karışmış ve bu suyun içilmesi nedeniyle binlerce kişi ishal olmuş, hastaneleri doldurmuştu.
Şişe sucular, Malatya’ya bu fırsatla girdi ve yerleşti ve de çıkmadı.
Şişe suyu da böylece adet oldu.
Aynı apartmanda oturan, şehir suyu, ‘Şöyle bulanık. Böyle kirli. Şu hastalık, bu hastalık.” deyip ağzına şehir suyu vurmazken, bitişiğinde oturan komşusu şişe suyunu evine sokmuyor, ağzına vurmuyor.
Şişe suyu için saydığı hastalıkların birisi komşusunda yok.
Ama alışkanlık, çok bilmişlik, vesveseden olacak ki, yolundan dönemiyor.
Şehir suyumuz Büyükşehir Belediye’nin gözetimi, denetimi, ölçümünün güvencesi altındadır.
Bilim insanları, örneğin Prof. Dr. Osman Müftüoğlu Hürriyet’teki yazısında, “Polikarbonat plastik şişeler ve diğer kaplar, mesela damacanalar uzun süre güneşte kaldıklarında aşırı ısınma nedeniyle yapılarındaki bisfenol-A (BPA) maddesini içlerinde bulunan suya, sodaya, ya da meyve suyuna karıştırıyorlar. BPA maddesi tehlikeli, en azından riskli bir kimyasal.” diyor.
Şunu da belirtmeliyim, uzmanlar, birçok evde uygulanan suyu arıtmanın, ‘Suyun içindeki mineralleri yok ettiğini, suyu su olmaktan çıkardığını.’ söylüyor.
Peygamber Efendimiz (Allah’ın selamı üzerine olsun.), “İnsanoğlu, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya ayırsın.” demiştir.
Bilim de böyle diyor.
Ama bizler çok yemek yiyoruz, az su içiyoruz.
Demek ki, yemeyi azaltacağız, suyu çoğaltacağız.
Bir gün Baroda arkadaşlarla sohbet ederken, şaka olsun diye uydurarak,
-Bir Çin atasözünde, ‘Yediğin yemek kadar çirkin, içtiğin su kadar güzelsin.’ deniyor dedim.
Bir bayan avukat arkadaş gülerek kalktı,
-Gideyim su içeyim de güzelleşeyim dedi…