“Siyaset konuşmak yok.”

“Siyasete girmeyelim arkadaşlar.”

“Bakın , siyaset olsun diye söylemiyorum…”

Arkadaşlarla, akrabalarla oturulduğunda her ne kadar böyle söylense de, sonunda, bir şekilde siyasete girilir.

O konuşmalar istişare, danışma, meşveret meclisi kıvamında olmaz.

Herkes kendi siyasi görüşünü savunur, diğerini yenmeye, köşeye sıkıştırmaya çalışır; sonuç “sıfıra sıfır, elde var” şeklinde hep “ sıfır sıfır” berabere biter.

Bazen futbol maçlarında olduğu gibi oyun, konuşmalar sertleşir, sakatlananlar, kalbi kırılanlar hatta kavga edenler olur.

Eskiden, daha doğrusu çok eskiden profesyonel (çalışman) futbol (ayaktopu) takımımız yokken, Malatya Amatör (özengen) Kümede Adafıspor, Tecdespor, Hava Gücü, Demirspor, Malatya Gençlik, Akınspor, Şekerspor gibi takımlarımız vardı.

Bu takımların maçlarının sonunda neredeyse muhakkak kavga olurdu.

Kimi seyircilere göre, maçın seyrigüzel, en heyecanlı kısımları bu döğüş kısmı olurdu.

Kimileri maç seyretmeye değil, döğüş seyretmeye gelirdi.

Futbol temizlendi, bu tür çatışmalar çok çok ender oluyor.

Ama siyaset tartışmalarının sonlarındaki kırıcılıklar çoklukla sürüyor.

Neden siyasetle futbol böyle yan yana geldi?

Çünkü, güzeller güzeli ülkemizin, güzeller güzeli insanları, siyaseti, futbol takımı tutar gibi işliyor.

Siyasette akıl, futbolda gönül karar verir.

Doğrusu budur.

Çok eskiden insanımızın hepsi futbolla bu kadar ilgilenmezdi.

Bizde siyaset, futboldan çok önce vardı.

Güzel milletimizin muhafazakar kesimi içinde futbol neredeyse hiç yoktu.

Yani futbolla ilgilenmez, takım tutmaz, maça gitmez, futbol oynayanlara da kızar, tepki gösterirdi.

Çocukların top oynaması bakımından da bütün ana-babalar, çocuklarının top oynamasına şiddetle kızarlardı.

Bunda en çok da ayakkabılarının yırtılması, sökülmesi zararı etkiliydi.

İkinci sebep de top oynadığı için ders çalışmamasıydı.

Bizim çocukluğumuzun anne baba tarafından kızılan diğer tarafları da, bisiklet kiralayıp binmek, sinemaya gitmek, yutmasına bilye oynamak, har çekişmek gibi alışkanlıklardı.

Arkadaşlarla aramızda takım tartışması bitmezdi.

Bir Fenerli,

-Fener dünyayı yener dediğinde, Beşiktaşlı biri,

-Beşiğe gelince fıs diye söner der hemen karşılık verirdi. Fenerli durur mu,

-Döner döner onu da yener sözünü yapıştırırdı.

Yenilgiler, hakemlerin taraf tutmasıyla bastırılırdı.

Hiç kimse “ayranım ekşi” demezdi.

Yani takım tutmak gönül işiydi, kalp işiydi.

Yerine, yarenine toz kondurmamaydı.

Ben Fenerliydim.

Sonraki yıllarda, ileri gençlik yıllarımda, aklın, milliyetçiliğin etkisiyle Trabzonspor’u tutmaya başladım.

Nedeni, Fenerbahçe’de yabancı oyuncuların çokluğu, Trabzon’da yokluğuydu.

Trabzonspor bırakın yabancıyı, yüzde yüze yakın kendi çevresi, kendi bölgesi dışında bile oyuncu almıyordu.

İki takımın maçları öncesinde içimden Trabzonspor taraftarlığımı ölçer, Trabzon’un Feneri yenmesini istediğimi öğrenirdim.

Sonraki yıllarda Trabzon da takımı yabancı oyuncularla doldurunca eski takımıma döndüm.

Ortaokul öğrencilik yıllarımızda tam bir futbol hastasıydık.

Öyle ki, futboldan anlamayan, futbolu ağzına almayan öğretmenlerimizi sevmez, bilgisiz, cahil sayardık.

Futbolu da, radyodan, gazeteden, daha çok da Fotospor adlı haftalık spor gazetesinden izlerdik.

Rahmetli babam çarşıdan geldiğinde koşar paltosunun yan cebinden gazeteyi kapar, arka sayfayı çevirir futbol okurduk. Babam da bize kızar,

-Birinci sayfayı da okuyun derdi.

Kardeşim Sebahattin, Pele’nin de oynadığı Dünya Kupasında, İngiltere’nin, Almanya’nın, Brezilya’nın kadrolarını ezbere sayardı.

Gittikçe futbol ticaretin, sanayinin önemli bir etkeni haline geldi.

Siyasetin de içine girdiği, bazı diktatörlüklerin halkını futbolla uyutarak istediği şekilde yönettiği ciddi ciddi söylenirdi.

Memleketimizde de futbol gittikçe her kapıdan girmeye başladı, muhafazakar insanlarımızın da çok sevdiği bir etkinlik, bir izlence, bir sevgi alanı haline geldi.

Benim yabancı futbolcu çekincem, şerhim eskisi kadar olmasa da sürüyor hala.

İnsanımız futbolun içinde olduğu kadar, belki ondan da fazla siyasetin içinde.

Ama sonuçları, memlekete etkileri bakımından ikisini de eşteş, özdeş tutmak doğru değil.

Futbol nihayetinde bir oyun.

Siyaset öyle mi?

O, memleketin nasıl yönetileceği sorusunun cevabını veriyor.

Demokrasi, halkın kendi kendini yönettiği rejiminin adı olduğuna göre, halk da seçeceği cumhurbaşkanı ve milletvekilleri eliyle memleketi yöneteceğine ve bu sürece de “siyaset” denildiğine göre demek ki, iş çok ciddi, iç çok çok önemli.

Demek ki, ayaktopu gibi değil, takımının yenmesi, yenilmesi gibi değil.

Biri memleket yönetimi, biri oyun.

Maça giderken, tezahürat dışında, bir hazırlığın, bir kararın, bir görevin yok.

Ya sandığa giderken?

Bir oy atacaksın sandığa, memleketi nasıl insanların yöneteceği çıkacak oradan.

Derdim ki, insan bir yere, bir kuruma Allah rızası için yardım yaparken, yardımının doğru ellere gidip gitmeyeceğini, yerini bulup bulmayacağını araştırır ona göre yardımını yapar.

Oy verirken de, verdiği oyu alanların memleketin menfaatleri için çalışıp çalışmayacaklarına, koltuğuna oturdukları kurumu soyup soymayacaklarına, memleketi önceden anlaştıklarına satıp satmayacaklarına bakması gerekmez mi?

Canı gönülden söylüyorum ki bizde her şey iyiye doğru değişiyor, öz anlamına, öz tanımına dönüyor ancak seçmen ve siyaset müessesesi biraz yavaş iyileşiyor.

Stockholm Sendromu denilen ‘Celladına aşık olmak’ gibi, soyanına, satanına, satın alanına, çalanına çırpanına alkış tutanlar, eteğinden tutanlar, arkasından gidenler, onun üzerinden kendisine menfaat planları yapanlar var.

Hala bu insancıklara “toz kondurmayanlar” var.

Neymiş! Siyaset için yapılıyormuş bu soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar, bu görevden alınmalar…

Suçu bildirenler, ihbar edenler gördüğünü, bildiğini ilgili makamlara bildirecekler, suçu saklayamayacaklar elbette.

Soruşturucular, yargılayıcılar görevlerini yapacaklar elbette.

Rakip siyasetçiler de bundan faydalanacaklar elbette.

Faydalananlara kızacağına, yapanlara de ki,

-Sen bunu niye yaptın? Rakibin eline malzeme verdin. Partiyi ne hallere düşürdün. Sizden nefret ediyorum. Daha sizin olduğunuz yerde olmam. Sizin trenin vagonunda olmam desenize!

Ben zamanında, yolunu, çizgisini, ahlakını beğenmediğim için terk ettim bu bozuk treni.

Ne kadar doğru karar verdiğimi zaman gösterdi.

Ak Parti’ye geçtiğim için bir Dilekli hasta partili biri, sosyal medyada,

-Sen nasıl yaparsın bunu? Baban Hacı Mustafa dayının mezardaki kemikleri sızladı diye yazmıştı.

Acaba bu ve buna benzeyenler, hadi partinin gidişatını o zamanlarda, yedi sekiz sene önce anlayamadılar, şimdiki Yeni hallerini de mi göremiyorlar da, mezardaki geçmişlerinin kemiklerini sızlatıyorlar.

Şimdi hurda, eski bir tren almış, hem sevenlerinin gözünü, hem o trenin içini dışını boyamış, Yeni diye ortaya çıkarmışlar.

ABD Başkan adayı Biden’in seçimi kazanma şansının arttığı, artık kazanacak gözüyle bakıldığı zamanlarda bir su tesisatçısı tanıdığa,

-Haydi Baydın kazanıyormuş. Erdoğan’ı devirir artık demiştim de o,

-Devirsin de kim devirirse devirsin demişti.

Bir gavurdan medet uman zihniyet hala ayakta.

Çok üzücü.

Bozuk, kiri, pası boyayla kapatılmış o trenden in de, hemen çalışmaya başlayıp, öğünerek, güvenerek, temiz ellerinle, temiz emellerinle, sen devir devirebilirsen o Erdoğan’ı.