Malatya Kültür Festivali, benim için yalnızca konserlerin, etkinliklerin ve kalabalıkların olduğu birkaç günden ibaret değil. Bu festivale, Malatya’nın kendine ait değerlerini daha geniş bir kitleyle buluşturması açısından bakıyorum.
Bir şehri anlatmanın tek yolu meydanlarından geçmiyor; bazen bir sofrada, bir türküde, bir kitapta ya da yıllardır unutulmayan bir tarifte o şehrin hikâyesini bulabiliyoruz.
Malatya’nın bu konuda anlatacak çok şeyi var.
Özellikle mutfağımız…
Yıllardır sofralarımızda olan, annelerimizden öğrendiğimiz, bayramlarda ve özel günlerde hazırladığımız yemekler var. Bizim için hayatın doğal bir parçası olan bu lezzetlerin ne büyük bir kültür taşıdığını, dışarıdan gelenlerin ilgisiyle bir kez daha fark ediyoruz.
Festivalde gastronomiye gösterilen ilgi de bunun güzel bir örneği oldu. Malatya’ya gelen şefler ve gastronomi yazarları, mutfağımızı yerinde tanıdı; yöresel yemeklerimizi keşfetti, geçmişten bugüne taşınan lezzetlerimizi konuştu. Festival kapsamında oluşturulan Lezzet Noktaları da bu mutfağın daha geniş bir çevre tarafından tanınmasına katkı sağladı.
Burada önemli olan yalnızca yemeklerin beğenilmesi değil, o yemeklerin taşıdığı hikâyenin fark edilmesi.
Çünkü Malatya mutfağında emek var, sabır var, paylaşmak var. Her tarifin arkasında bir ev, bir anne, bir geçmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir alışkanlık bulunuyor.
Kiraz yaprağı sarması, analı kızlı, içli köfte, kömbe, kâğıt kebabı ve daha sayamadığımız bulgurla hazırlanan birbirinden farklı yemekler…
Bunların hiçbiri bizim için yalnızca bir yemek değil.
Bazen çocukluğumuzun sofrası, bazen annemizin mutfağı, bazen bir bayram sabahı, bazen de yıllardır görmediğimiz bir yakınımızı hatırlatan bir tat.
Gurmelerin ve şeflerin bu lezzetlere gösterdiği ilgi, bizim için alışılmış olan değerlerin aslında ne kadar özel olduğunu da ortaya koydu.
Bizim sıradan gördüğümüz bir lezzet, başka biri için keşfedilecek bir hikâye olabiliyor.
Belki de gastronominin en güzel tarafı bu.
Bir yemeği tanırken, o yemeğin ait olduğu kültürü de tanıyorsunuz.
Fakat festivalin hikâyesi yalnızca sofralarda kalmadı.
Akşam olduğunda Malatya’nın başka bir yüzü ortaya çıktı.
Müzik yükseldi, meydanlar doldu, insanlar konserlerde buluştu. Hakan Altun’la başlayan konser programında Simge, Kıraç, Serkan Kaya, Derya Uluğ, Oğuzhan Koç, Sefo ve Ferhat Göçer gibi sanatçılar sahne aldı.
Kimi müzik dinlemek için geldi, kimi arkadaşlarıyla buluştu, kimi çocuğunun elinden tuttu. İnsanlar birkaç saatliğine gündelik hayatın ağırlığından uzaklaşıp birlikte eğlendi.
Bence bunun da ayrı bir anlamı var.
Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmuyor. İnsanların bir araya geldiği, sohbet ettiği, eğlendiği, sanatla ve müzikle buluştuğu alanlara da ihtiyaç duyuyor.
Malatya’nın bugününü düşünürken bunu özellikle önemsiyorum.
Elbette hâlâ eksiklerimiz var. Yapılması gereken çok şey var. Yaşadığımız acıların izleri de hayatımızın bir parçası olmaya devam ediyor.
Fakat insan, acısını yanında taşıyarak da gülebiliyor.
Geçmişini unutmadan geleceğe bakabiliyor. Kaybettiklerini hatırlarken çocuklarının mutluluğuna sevinebiliyor.
Belki de iyileşmek tam olarak böyle bir şey.
Her şeyi geride bırakmak değil; yaşadıklarını hayatının bir parçası olarak kabul edip yaşamaya devam etmek.
Ben Malatya’nın yalnızca yaşadığı büyük acılarla anılmasını istemiyorum.
Kayısımız da konuşulsun.
Mutfağımız, Arslantepe’miz, tarihimiz, sanatımız ve edebiyatımız da…
Gençlerimiz, çocuklarımız, müzik ve kültür hayatımız da…
İnsanlar Malatya’ya yalnızca geçmişte yaşananları görmek için değil, bugünkü şehri tanımak için de gelsin.
Bir sofraya otursun.
Bir konser dinlesin.
Bir sergiyi gezsin.
Bir kitabın sayfalarında Malatya’yı bulsun.
Sonra da bu şehrin hâlâ ne kadar güçlü bir kültürel hafızaya sahip olduğunu fark etsin.
Festivalin asıl değerinin de burada olduğunu düşünüyorum.
Çünkü böyle organizasyonlar bir şehrin sahip olduğu değerleri görünür kılabiliyor. Önemli olan, oluşan bu ilgiyi kalıcı hale getirebilmek.
Gastronomi dünyasının Malatya mutfağına ilgisinin devam etmesi, gençlerin kendi mutfak kültürünü öğrenmesi, sanat ve kültür etkinliklerinin yılın farklı dönemlerinde sürmesi, insanların yeniden bir araya gelebileceği alanların çoğalması…
Bunların her biri şehrin geleceğine yapılan bir yatırım.
Çünkü kültür, bir etkinlik takvimindeki birkaç tarihten ibaret değil.
Kültür; sofrada, sokakta, müzikte, kitapta, çocuğun merakında ve gencin hayalinde yaşamını sürdürüyor.
Malatya’nın geçmişi çok güçlü.
Şimdi önemli olan, o geçmişi geleceğe taşıyabilmek.
Elimizde yalnızca hatırlanacak bir şehir değil, gelecek kuşaklara bırakılacak büyük bir miras var.
Ben bu mirasın içinde yalnızca yaşadığımız acıların değil; sofralarımızın, türkülerimizin, kitaplarımızın, sanatımızın, çocuklarımızın, gençlerimizin ve umutlarımızın da yer almasını istiyorum.
Çünkü Malatya’nın anlatacak daha çok hikâyesi var.
Ve ben o hikâyenin bundan sonraki sayfalarında, geçmişin izleriyle birlikte geleceğin sesini de duymak istiyorum.
Malatya’yı yalnızca yaşadıklarıyla değil; kültürüyle, lezzetiyle, sanatıyla ve insanıyla tanıyalım.