Hayat, biz mükemmel şartların oluşmasını beklerken sessizce akıp giden bir sahneden ibarettir.
Modern insanın en sinsi yanılgısı; içinde bulunduğu anı hakiki bir yaşam alanı değil, ileride başlayacak olan "esas hayata" bir hazırlık safhası zannetmesidir. Zihin sürekli bir istikbal inşasına kilitlenir; ideal şartların sağlanacağı, tüm pürüzlerin silineceği ve huzurun nihayet tesis edileceği o hayali eşik beklenir.
Ne var ki o eşikte beklerken ertelenen şey yalnızca kararlar, projeler yahut gündelik planlar değildir; doğrudan hayatın kendisidir. Şartların kusursuzlaşmasını ummak, akıp giden nehrin kenarında durup suyun kesilmesini beklemekten farksızdır. Zira zaman, felsefi bir durgunluğa sahip değildir; yaşanmamış heveslerin, tehir edilmiş duyguların ve yarım kalmış niyetlerin üzerinden amansız bir sessizlikle geçip gider.
Bu durumu sıradan bir erteleme alışkanlığıyla açıklamak, meseleyi yüzeysel kılacaktır. Buradaki temel araz; anın hakkını teslim edememek, bugünü sürekli belirsiz bir geleceğe kurban etme trajedisidir. Kendi varlığına ve yaşadığı güne adeta teğet geçen zihin, nihayetinde kapısında beklediği ama bir türlü içeri adım atamadığı bir ömrün hüzünlü muhasebesiyle baş başa kalır.
Üstelik bu kurgusal hazırlık evresi, insana sahte bir konfor alanı da sunar. Çünkü eyleme geçmek sorumluluk ve risk getirirken; eşikte beklemek, kusursuz bir geleceğin hayaliyle avunma lüksü tanır. Fakat unutulmamalıdır ki, hayatın tek hakiki sahnesi şu an içinde bulunduğumuz zamandır. Mükemmellik arayışı, hakiki deneyimlerin ve samimi tecrübelerin en büyük düşmanıdır.
Olgun ve erdemli bir idrak, mükemmellik illüzyonuna teslim olmaz. Yaşamı eksikliğiyle, kusuruyla, kırıklıklarıyla ve eldeki mevcut imkânlarıyla bir bütün olarak kucaklar. Geçmişin gölgesinden ve geleceğin kurgusundan sıyrılarak bugüne kök salmayı bilir.
Nihayetinde hakikat son derece nettir: Hayat, eşikte durarak izlenecek bir manzara değil; mükemmel şartlar beklenmeden, tüm eksiklerine rağmen cesaretle adımlanacak bir yoldur