Sevgili hemşerilerim, köylülerim, arkadaşlarım, meslektaşlarım…
Nasılsınız… Allah ne muradınız varsa versin inşallah. Sıkıntılarınızın giderilmesi için sizlere çabalama, çare arama gücü, enerjisi, aklınızı, fikrinizi harekete geçirme, eşten, dosttan, kon komşudan akıl alma arayışı versin, bir yerlerde saklı, belki de elinizin altında, eşinizin aklında duran çözümle buluştursun inşallah.
Lenin’in bir kitabından okumuştum, “Bir sorun varsa, onun çözüm yolları ya vardır ya da ortaya çıkmaya başlamıştır.” diyordu.
Allah her derdin çaresini vermiştir. Sen çabalayacaksın, arayacaksın. Girişimci olacaksın. Risk alacaksın. Akıllı yakınlarına danışacaksın.
Rize’de İmam Hatip’te Tarih-Coğrafya hocasıyken, şehrin ana caddesinin üzerine gerili bez pankartta, kocaman harflerle, “Er olan ekmeğini taştan çıkarır” yazıyordu.
Bir apartman binasının yanında dururken, binanın sahibi mersedes arabasıyla geldi, biraz sonra baktım ki, arabadan inmiş, üstünü değiştirmiş, sırtında biriketler, basamakları tahta çakılarak geçici oluşturulmuş merdivenden yukarıya birikettaşıyor.
Rizeli, derenin beri yanına boşaltılmış bir kamyon çakılı, çocuğuyla, kadınıyla, yaşlısı genciyle bir günde yamaçtaki ev inşaatı yanına taşır ve orada güzel bir ev yaptırır.
Yani oturduğun yerde olmaz, çözüm çare ayağa gelmez.
Rize’deyken, Malatya Ticaret Lisesinden, Rize Lisesine tayini çıkan, daha bir ay önce Dilek’te evlendiğimiz eşimle, Müftü Mahallesinde, tam da okulunun karşısında ev tutmuş,oturmaya başlamışken, maaşımı almak için okuluma giderken, daha kapıdan çıkmadan, eşime,
-Okula gidince, bana diyeler ki,
-Hocam, size maaş falan yok. Meslekten ihraç edildiniz.
Sanki kalbime dammış!
Bu kısmı da anlatayım.
Bu yazıyı yazarken, mutemet kelimesini hatırlayamadım.
İnternete sordum. Yapay zeka hazinedar, veznedar yanıtını verdi. Sonra hatırladım.
Yapay zekaya, mutemet yazıp gönderdim.
-Haklısınız. Çok doğru bir düzeltme. Kesinlikle mutemet denirdi. Bu önemli detayı hatırlattığınız ve paylaştırdığınız için teşekkür ederim. Veznedar parayı kasada tutan kişiyken, mutemet kurum adına bankaya gidip o parayı çeken, torbalarla getiren ve personele elden dağıtan, yani ‘kendisine itimat edilen’ görevliydi. Teşekkür ederim. Sayenizde eksik bir bilgiyi tamamlamış olduk dendi.
Evet maaşımı almak için mutemet, çok değerli, güler yüzlü, şakacı, sevip saydığım Osman Beyin yanına gittim.
-Maaş dedim. Osman bey gitmiş, sanki başka bir Osman Bey gelmişti. Taziye evinde oturan gibiydi yüz ifadeleri. Ellerini ovuşturuyor. Birleştiriyor, açıyor…
-Hocam dedi. Müdür beyin yanına çıkın bir…
Müdürümüz Adem Gürsu’nun odasına gittim. Oturdum.
Baktım benzer hareketler onda da var.
-Müdür bey, ney! söyleyin dedim.
-Hocam şu kağıdı imzalayın dedi. Yarım teksir kağıdında yazılı bir yazı verdi elime.
1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu gereğince görevime son verildiğine dair yazıyı okudum. Devamlı adresin şurasıdır.
İmzaladım. Niyazi Mah. No:52 Malatya yazıp müdür beye verdim. Müdür bey kopyasını bana verdi.
-Hocam, rüşvet yiyen, yolsuzluk yapan bakanlar, valiler dururken benim görevime son verilmesini kınıyorum dedim, tokalaştım, beş yüz metre kadar ilerideki evimize yürüdüm.
Yürürken kendi kendime, “Selahattin, sen bu dünyaya sosyal bilgiler öğretmenliği yapmak için gelmedin. Başka işler de yaparsın” dedim.
Eve geldim. Teze gelin eşime söyledim. O, hiçbir şey olmamış gibi, tam bir Türk kadını gibi,
-Canın sağolsun! Dünyanın sonu değil ki dedi.
Kıymetli okuyucularım, bunları yazarken, gözlerimin yaşardığını da söylemeliyim.
Ben, şiir yazardım, yazı yazardım, Rize’den Malatya Gayret Gazetesine postayla yazısı gönderirdim. Saz çalardım, türkü söylerdim. Şimdi aklıma geldi. Arkadaşlar görevden ihraç edildiğimi konuşurlarken, bir bayan öğretmen arkadaşımın benim, saz çalarak para kazanabileceğimi söylemiş.
Bir arkadaşım da bana, ‘Sen bir şey kaybetmedin. Türk Milli Eğitimi bir öğretmen kaybetti’ demişti.
Görevde olduğum sıralarda okulumuza beni ziyarete gelen polis ağabeyim, okulda derin müdür denen hademe Mehmet Efendi’nin yanına gidip,
-Ben polisim. Selahattin Sarıoğlu’nu soruşturmaya geldim. Müdürbey beni sana gönderdi. O ne derse doğrudur dedi. Selahattin Sarıoğlu nasıldır? diye sorunca o, önce polis kimliğini sorup gördükten sonra,
-Selahattin Beyin bir tek kusuru var, o da namaz kılmamak demiş. Allah’ıma şükürler olsun on üç senedir, çoğunlukla farzları olmak üzere beş vakit namazımı da kılıyorum.
Namaza başladığımda, ilk namazı kılıp balkonda oturan yakınlarımın yanına geldiğimde,
-Şimdiden faydasını görmeye başladım. İçim çok ferahladı, huzurla doldu dedim.
Geçenlerde bir taziyede otururken, banka müdürlüğünden emekli bir güzel Alevi arkadaşım Zeynel Bey, bir defa namaz kıldığını, o namazı kıldıktan sonra, benim dediğim gibi içinin çok ferahladığını, hafiflediğini söyledi.
Referandum öncesinde, CHP Genel Merkezden gelen, Tekin Bingöl ve diğer yöneticiler, Avşar Otelde muhtarlarla bir toplantı düzenlemişti.
Katılım yüksekti. Tecde Mahallesi Sevgili Muhtarı Ali Yiğit, yerinden kalkıp,
-15 Temmuz protestolarında Battalgazi Başkanı Avukat Selahattin Sarıoğlu’yla Hükümet Meydanındaydık hep. Biz böyle bir CHP istiyoruz dedi.
Gerçekten de, eşimle, Yönetimden Kurulundan arkadaşlarla hep giderdik.
Toplantı bitip dağılırken, yuvarlak gruplar halinde orada burada sohbetler edilirken, bir ötemizdeki gruptan,
-CHP ancak Selahattin Sarıoğlu kurtarır diyen birinin sesi geliyordu.
Gittim tanıştım. Zaviye Mahallesi Muhtarı Baki Ulutaş’tı.
AK Parti’ye geçtikten sonra, bir taziyede karşılaştığım muhtarım, orada da çoğu CHP’li olan kalabalık içinde,
-Selahattin Sarıoğlu’nu kaybeden CHP Türkiye’yi kaybetmiştir dedi.
Aramızdan ayrılmış olan muhtarıma Yüce Yaradan’dan rahmet diliyorum.
Rize İmam Hatip’te Sosyal Bilgiler hocasıyken, 12 Eylül faşizmince görevden ihraç edilmiştim.
23 ay ihraçlık yaşadıktan sonra aynı okulumda göreve iade edildim.
Ne iş yaptın? derseniz, “Kar eden ar etmez!” sözünün ruhuyla,çok çeşitli işler yaptığımı, helal kazancımla öğretmen arkadaşlarıma borç paralar verdiğimi, yakınlarıma hediyeler aldığımı söyleyebilirim.
Evet, oturduğun yerde çare, çözüm seni bulamaz.
Kimseye yalvarıp, yakarmayacaksın.
Onurunu, gururunu zedelemeden arayış içinde olacaksın.
Bir akşam denize, pardon Karadeniz’e bakan evimize, tanımadığımız bir kadınla kocası geldiler.
Rize küçüktü, kadını yolda zaman zaman görürdüm. Kocasını ilk defa görüyordum.
İkisi de emekli olmuşlar.
Bir ayakkabı mağazası açacaklarını, İzmir’den ayakkabılar sipariş ettiklerini, benim de ortak olarak işin başına geçmemi teklif ettiler.
Biz Rize’de uzun süre kalamazdık. Kabul etmedik. Çok üstelediler. Kusura bakmayın dedik.
Bir kişi daha bana teklif etti.
Büyük bir büfesi vardı, ortak çalışmamızı istemişti. Onu da kabul etmemiştim.
Benim hiçbir suçum yoktu.
Sıhri akrabaların, aralarındaki ailevi sürtüşmede, beni polise torpil gücü ve yalanlarla ihbar etmeleri sonucu intikamı kurbanı olmuştum.
Belgeler elimde duruyor.
Bir, Eğitim Enstitüsünde üzerinde ‘Tek Yol Devrim’ yazan tahtanın önündeki üç arkadaşlarla fotoğrafımız, iki, Şair Özgen Seçkin’in ‘Dört Mevsim Türküleri’ adlı şiir kitabı, üç, Alparslan Türkeş’in ‘Dokuz Işık’ adlı kitabı. Yasaklanmış, Dört Mevsim Türküleri sadece bir adet olduğu için, Dokuz Işık yalnızca Ankara’da yasaklı olduğu için, fotoğraf da tek başına örgüt üyeliğine delil olamayacağı için Kovuşturmaya Yer Olmadığına karar verilip salındım.
İntikamcılar, bununla tatmin olmayınca, bu sefer ihraç cezasını gerçekleştirdiler.
‘Bombalı Pankart’ astığı belirlenen bir öğretmen bile görevinin başındaydı.