Heyhat… Son yıllarda nostalji kelimesini daha fazla cümle içinde kullanır oldum galiba…
Yaşlanıyor muyum ne?
Geçmişin o bir daha yaşanılması mümkün olmayan güzelliklerini anımsayınca içim tuhaf oluyor, göğsüm daralıyor, nefes alamıyorum…
Teknolojinin olmadığı fakat insanların kanaatkar, mutlu, huzurlu ve birbirlerini sevip saydığı o güzel günleri bir hatırlayalım mı? Ne dersiniz…
Kışlık çoraplarımızı, eldivenimizi, kazaklarımızı, papaklarımızı, atkımızı annelerimizin ördüğü, delinen çoraplarımızın yama yapıldığı, eski giysilerimizin bozulup üstümüze göre uyarlandığı, belki yokluğun olduğu ama herkesin mutlu olduğu yıllardı…
Her evde buzdolabı bulunmazdı, bazı zengin evlerinde buzdolabı vardı. Buz dolabı olmayanlar tel dolaplarla idare ederdi, kış damları, su damları buzdolabı görevi görürdü.
Telefon da ha keza öyleydi. Mahallede bir veya iki evde telefon vardı.
Elektronik eşya dediğinizi duyar gibiyim…
O ne demek! Bilmezdik öyle şeyler… Polonya’nın Varşova, Rusya’nın Moskova şehirlerinden yayınları bile çeken çeyiz sandığı gibi AGA, Grundig, Marconi marka kocaman radyolarımızdan, bir de her gelin kızın rüyası "Zetina" dikiş makinalarımızdan başka birşey hatırlamıyorum.
Ot süpürgelerden sonra evimize giren "gırgır" dönemin teknolojisinin geldiği son noktaydı!!!
Teknoloji yok diye hiçbir şeyden eksik kalmazdık. Bizim neslin yoksunluğun daha çok çalıştırdığı beyinleri vardı. Tellerden yapıp, kablolarla süslediğimiz, farlarına, direksiyonuna kadar fonksiyonel olan telden arabaları, tahtadan yaptığımız muhteşem kamyonları vardı…
Yaptığımız çemberleri ve çevirerek terden sırılsıklam olurduk…
Bir düşünün;
Karın diz boyu olduğu günler bizim için bayram günü olmaz mıydı?
Yaptığımız ilkel kızakla mahallemizin kayak merkezi olan!!!, bayırlardan aşağı anlatılmaz bir zevkle kaydığımız o günleri nasıl unuturuz.
Kızağı olmayanlar bu zevkten mahrum mu kalıyorlardı sanki, tabii ki hayır.
Çantalar ne güne duruyordu.
Naylon ayakkabılarla slalom dahil bir sürü artistik hareketle kaydığımız günleri nasıl unuturuz.
Vita yağı tenekelerine beton döküp, ortasına da bir demir parçası koyup halter yapıp vücut geliştirip kas yaptığımız günleri unutmak mümkün mü? '
Nacet' ve Job marka jiletle tıraş olan erkekler, PeReJa Limon Kolonyası dökülen, banyoda Puro veya Lüx sabunu kullanan evler…
O yılların en önemli özelliklerinden biri neydi biliyor musunuz?
Zengin fakir ayrımı yapılmazdı, insana ve insanlığa değer verilirdi. Bir insanın parasının olması tek başına bir şey ifade etmezdi…
Mahallelerde çocuklar arasında da ayrım yapılmaz, herkes birbiriyle arkadaşlık eder kardeşçe büyürlerdi. Şimdiki gibi kamplaşmalar yoktu, zengin çocukları bir muhitte, fakir çocuklar bir başka muhitte oturmadıkları için kimse birbirine kötü gözle bakmazdı.
Velhasıl, bizim neslin en büyük zenginliği her kesimden arkadaşımızın olmasıydı.
Aramızdaki tek fark, zengin çocukların bazılarında bisiklet olurdu. O zaman, takdir getirirsen bisiklet alırım modası henüz başlamamıştı. Zaten takdir, teşekkür diye bir şey de yoktu. İlkokulu pekiyi ile bitirmiştik hepsi bu!. Biz de bu bisiklet özlemimizi bisikletçi Enver Usta ile kapatır, 25 kuruşa kafamıza göre bisiklet kiralar ve doyasıya gezerdik.
Ortaokulda eğitim tüm gün devam ederdi. Öğlen arasında eve gitmezdik. Yarım ekmek alır, evet doğru duydunuz ekmek ortadan ikiye kesilir ve yarım yarım satılırdı. Şimdi fırından yarım ekmek isteseniz fırıncı ne der acaba?
Bugün aklınıza gelen bir çok yiyecek, hamburgerler, pizzalar, çeşit çeşit tostlar, cipslerin hiçbiri yoktu. Biz de sıcacık yarım ekmeğin içine kiloyla satılan tahin helvasını veya haşlanmış yumurtayla yeşil soğanı koyup yerdik ve çok da sağlıklıydık…
Hangi evde kalorifer vardı ki, sobanın suyu mu çıkmıştı!
Havuzlu, saunalı yaşam merkezleri de yoktu ama yine de derelerde çimer ve donlarımızı da çalılarda kuruturduk.
Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, klimaları, hava yastıkları yoktu, kaloriferleri varla yok arasındaydı, direksiyon o kadar sertti ki, çevirmekten pazılarımız güreşçilerin pazılarıyla yarışırdı. Arka koltuk hiç tehlikeli değildi üstelik çocuklar için daha eğlenceliydi!.
Sularımız da klorlanmazdı ama şu rota virüsü neyse ona da hiç yakalanmazdık.
Sterilize edilmiş şişe suları da tedavülde değildi henüz. Bizler bahçe hortumlarından, cami çeşmelerinden kana kana kündübek(Gündüzbey) suyunu içerdik, hiç de hasta olmazdık.
Televizyon yoktu, varsın olmasın: Aboş Dayının bilet kestiği, Yeni Melek sinemasının, 10.30 matinesinin canı sağ olsun, bir girerdik “36 kısım tekmili birden” üç film seyreder akşam eder çıkardık.
Cep telefonu olmadığı için nerede olduğumuz nerelerde gezdiğimiz kolay kolay bilinmezdi. Tek şart vardı: Yerler mühürlenmeden evde olmak.
Öğretmen okulda kulağınızı çekmiş, kafanızı patlatmış, babanıza şikayet edemezdiniz. Şikayet etseniz “bir kat” dayakta babanızdan yerdiniz.
Eti senin kemiği bizim demişlerdi bir kere!!!
Sokakta arkadaşlar arasındaki kavgada, kafa göz kırılsa da komşu komşuyla mahkemelik olmazdı.
Hep demiyor muyum, eskinin her şey natureldi, samimiydi diye, bir de şimdiye bakın…
Arada benzerlik var mı?
Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına...