Dedeköy, Malatya’ya 40 km. kadar.
Anayoldan geçerken, evlerinin yamaçta kibri kutusu gibi dizilişiyle dikkati çeken, Alevi kardeşlerimizin yaşadığı Doğanşehir ilçemize bağlı bir köydür.
Sene 2018, 2 Aralık’tı. Dedeköy‘de, yalağın çevresinde eğleşirken, iki kişi yokuş aşağı geliyordu. Yaklaştılar, selamlaştık. Uzun boylu olanı, “Selahattin Sarıoğlu’sunuz değil mi?” dedi. “Evet, evet” dedim. Suyun ayağını geçip yanıma geldiler. Hoş beş ettik. Kucaklaştık. Yanındaki, “Ben Ak Parti üyesiyim, Milletvekili adaylığı temayül yoklamasında oyumun birini size verdim.” dedi. Teşekkür ettim.
Bunu söyleyen Erhan Kurt’tu, arkadaşı da Yılmaz Güngör.
Sohbete başladık.
2004 yılı yerel seçimleri akşamı, ayağımın tozuyla katıldığım Güneş TV canlı yayınında, yine hüsranı yaşayan CHP hakkında söylediklerim aklıma geldi.
“Deniz Baykal genel başkandı. Yerime oturdum. Söze şöyle başladım: CHP yöneticileri başlarını ellerinin arasına alıp düşünsünler demiyorum. Çekilip gitsinler, çekilip gitsinler.” dedim.
Sonra, elime kül tablasını alıp, evet, o zaman stüdyoda sigara içilebiliyordu, masanın dışında gezdirerek, “Bak bunun gibi, CHP de halkın-milletin yörüngesinden çıkmış.” dedim. Devamla, “Şimdiki CHP, CHP olmaktan tamamen çıkmış, aklında, fikrinde Atatürk yok, O, kurduğu partiden kovulmuş!” dedim.
Ak Partiyle ilgili olarak da, “Ak Parti yönetiminde Türkiye’miz muasır medeniyetin üzerine çıkma yolunda ilerliyor, Bu süreçte Atatürk de gerçek kimliğiyle tanınacak’ dedim.”
Erhan Kurt, sözlerimi onayladı, hak verdi.
Köyün sorunlarını da konuştuk. Muhabbetle ayrıldık.
SAÇLARIMIN YANMIŞ OLDUĞUNU NEÇE SONRA ÖĞRENDİM!
Yıl 2019, ay 19 Haziran. Saat 17.00 sıraları. Vetanım Dilek’teydim.
Şahnahan Kanalı yolunda, tam da bizim bahçenin karşı tarafında bir anda kuru otlardan alevlerin yükselmekte olduğunu gördüm. Önce sıradan bir durum deyip, havanın rüzgarlı olduğunu, baharın yoğun yağışlarıyla boy atmış otların şimdi kupkuru olarak çevreyi kaplamış olduğunu, yangının kolayca büyüyerek karşı taraftaki ağaçlara ve yakındaki evlere ulaşabileceğini düşünemedim.
Bir görev için gelen iki AKSA çalışanı, meğer çok duyarlı davranıp, itfaiyeyi aramış.
Bunu duyunca durumu anladım, küreği, kazmayı alıp koştum. Büyümekte olan yangının önünü kesmek için, kuru otların bulunduğu üç dört metrelik bir yeri kürekle ottan temizleyip toprağı ortaya çıkararak iletimini önlemeye çalıştım. Bu arada, rüzgarın savurduğu bir alev yumağının tam yüzüme gelmesiyle geri çekilirken yüzümün yandığını düşündüm.
Gelmekte olan itfaiyenin sirenini duyuyorduk artık.
Yıldırım hızıyla yanımıza geldi ve itfaiyeciler aşağı atlayıp işe koyuldular. Bir süre sonra ikincisi geldi. Bu, su yetmeyebilir diye çağrılmış.
İkisi birden su ve köpük sıktılar, yangını söndürdüler. Ortamı soğuttular. İşlerini ne kadar titizlikle yaptıklarına şahit oldum. Hava rüzgarlıydı ve sönmemiş küçük bir ateşin kalması yangını yeniden alevlendirebilirdi.
Dikkatimi çeken, yanan bir kamyon lastiğini söndürebilmek için itfaiyenin ne kadar çok köpük sıktığıydı.
Komşum Abuzer’in dikkatini çeken de, saçımın yanmış olduğuydu. Fotoğrafımı çekip gösterdiğinde ne zaman yandığını anlamam zor olmadı.
Bir itfaiye erinin, “Bizim için en önemlisi, yangın yerinin doğru tarif edilmesi.” dediğini de özellikle söylemeliyim.
Bir kavramın tarifinin, tanımının, bilimin de en zorlu işlerinden biri olduğunu okumuştum.
Hele yer tarifi… Yabancısı olduğumuz bir şehirde, hele de aracınızdayken, bir yer sorulduğunda, orayı bulana dek ne sıkıntılar çekildiğini bilirim.
Çoğunlukla tarifte hata vardır, özensizlik, dikkatsizlik vardır.
Bir kavramın da, bir yerin de, bir kişinin de tanımı, tarifi onunla ilgili her farklılığı, her soruyu açıklayacak, her hususiyeti kapsayacak, her fazlalığı atacak nitelikte olmalıdır.
Kendi şehrimizde, bir caddeden, bir sokaktan geçip giderken, yanımdaki eşime, “Kendi memleketimizdeyiz. Gideceğimiz yeri nasıl biliyoruz. Şimdi bizim yerimizde bir yabancı, bir garip olsa, bizim gideceğimiz yere gidecek olsa, nasıl bulacak? diyerek, garipliği anıp, halimizden memnuniyetimizi belirtirim.
Bir bardak su içsem Allah’a şükrederim; köyde, dağda olup bu suyu bulamayanların, hasta olduğu için içemeyenlerin, yerinden kalkıp alamayanların olduğunu düşünürüm.
Hani, “Bir tas su verecek kimsesi yok!” derler ya… Öylelerini düşünürüm.
Allah’a şükürler olsun ki, devletimiz her hastaya, her kimsesize, her düşküne ulaşıyor, ekmek oluyor, aş oluyor, ilaç oluyor, el oluyor, yol oluyor.
Denir ki, “Bir sorun varsa, o sorunun çözümü ya vardır, ya da belirmeye başlamıştır.”
Bu adres bulma sıkıntısının imdadına da, “Navigasyon” denen icat yetişti.
Ben buna, “Yolbulan” adını koymuştum. Bu yazıyı yazarken Türk Dil Kurumu sözlüğüne bakayım, yanlış bir şey yazmayayım dedim. Baktım ki, onlar da “Yolbul” demişler.
KEMAL TAHİR
“Esir Şehrin Mahpusu” adlı romanından aklımda kalmış.
Hapse giren Kemal Tahir, adi mahkumlarla aynı koğuştadır.
İlk günden itibaren mahkumların çok büyük yakınlığını, izzeti ikramını görür.
Ve onlara ilişkin önyargıları bir bir yıkılmaya başlar.
Biri çay getirir, biri kahve kavuşturur, öteki ibrikle su taşır, elini ayağını yıkamasına yardım eder!
Bir hafta sonra olanı biteni anlar ve eline tutuşturulan bir fatura ile yapılan hizmetler karşılığında kaç lira borcu olduğunu öğrenir…