İNSANOĞLUNUN SERÜVENİ: ZAMİRLERLE YÜZLEŞME
“Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar…”
Dil bilgisi açısından yalnızca şahıs zamirleri gibi görünse de bu kelimeler, insanlığın bütün tarihini içine alabilecek birer semboldür. Savaşlar, barışlar, keşifler, felaketler; hepsi bir “Ben” ile başladı. “Ben dedim, o olmadı.” “Biz istedik, onlar karşı çıktı.” “Sen ettin, ben çektim.” Öyle ki, zamirlerin arasındaki mesafe, bazen milletlerin, bazen medeniyetlerin, bazen de savaşların kaynağı oldu.
Bu dilbilgisel varlıklar sadece cümle içinde özne değildir; hayatın her alanında özneleşmiş, özdeşleşmiş gerçekliklerdir. Günümüz dünyasında devletler, şirketler, sivil toplumlar, bireyler hep bu zamirlerin temsil ettiği psikolojik ve sosyolojik kimlikler üzerinden hareket etmektedir. “Ben merkezli” yaşamak insanı yalnızlaştırırken, “Biz merkezli” yaşamak da çoğu zaman bireyin yok sayılmasına yol açabiliyor. Bu çelişki, insanlığın tüm zamanlara yayılan buhranının temelini oluşturuyor.
TARİHİN YÜKÜ: İNSAN ETTİĞİNİ ÇEKİYOR
İnsanlık tarihi; yıkımların, inşaların, ihanetlerin ve kahramanlıkların toplamıdır. Ne zaman ki insan bir hayal kurdu, onun bedelini ödemeye de hazır olmak zorunda kaldı. Çin Seddi’ni sormuştuk: Neden yapıldı? Bir duvarı bu kadar uzun kılan sadece düşman korkusu değil, aynı zamanda insanın insana duyduğu güvensizlikti. Güçlünün haklı, haklının çaresiz olduğu dönemlerde barikatlar yükseldi, surlar örüldü.
Bugünün teknolojik dünyasında da durum pek farklı değil. İnsanoğlu, yapay zekâyı da önce savaşta kullanmak için geliştirdi. Hangi gelişmiş ülkenin savunma sanayii, kendi halkının refahından daha düşük bütçeye sahiptir? Barış, sadece silahların sustuğu an değil; insanların birbirine duyduğu güvenin yeniden inşa edilmesidir. Fakat bu güven duygusu, tarih boyunca hep yara aldı. İnsan, önce ettiğini, sonra unuttuğunu, sonra da aynısını tekrar ettiğini gördü.
RAKİP Mİ, DÜŞMAN MI? DÜALİTENİN TUZAĞINDA İNSAN
Tez – antitez meselesi sadece Hegel’in ya da Marksist felsefenin konusu değil, bizzat hayatın kendisidir. İki insan bir araya gelse, üçüncüsü mutlaka bir fikir ayrılığıdır. İş dünyasında rekabet, siyaset arenasında iktidar-muhalefet çekişmesi, aile içinde kuşak çatışması… Hepsi, bir “ben” ile “sen”in, “biz” ile “onlar”ın ayrımından doğuyor.
Oysa bu düalite, insanı sadece tüketen bir ikilik değil; aynı zamanda üretici bir gerilim de olabilir. Lakin ne zaman bu gerilim “düşmanlık” sınırını aşar, işte o zaman çatışmalar kaçınılmaz olur. Günümüz toplumlarında sosyal medya dahi bu kutuplaşmayı körüklüyor. Bir tweet, bir paylaşım; anında insanları “bizden” ve “onlardan” ayırabiliyor. Tartışmaların zemininden çok, tarafların kimliği belirleyici hale geliyor.
RAHATLIK: ARADIĞIMIZ MI, KAÇTIĞIMIZ MI?
“Rahat” kelimesi kulağa hoş gelir. Huzur, konfor, istikrar… Fakat rahatlık her zaman saadet demek değildir. Bazen insan, mücadele etmeden gelen rahatlıktan korkar. Kimi zaman konfor alanı kişiyi köreltir. Kimi zaman da rahatlık; şükürle değil, şımarıklıkla sonuçlanır. Toplumlar da bu döngüyü yaşar: Refah arttıkça ahlak azalır, kolaylık arttıkça emek küçülür.
Günlük yaşamımızda da durum aynıdır. Her şeyin otomatikleştiği, yapay zekânın işlerimizi kolaylaştırdığı bir çağda yaşıyoruz. Ama bu kolaylık, bizi daha mutlu, daha huzurlu, daha merhametli kılmadı. Daha fazla imkan, daha az anlam getirdi. “Ne ettim, ne buldum?” diye soran insan, bazen bulduğu şeyin aradığı şey olmadığını anlar. Aslında her konfor, gizli bir mücadele barındırır. Bu yüzden rahatlık arayışı, çoğu zaman başka bir çilenin başlangıcıdır.
GÜNCEL ÖRNEKLER: BİZDEN BİR GÜN
Sabah işe geç kalan bir memur, trafikte öfkelenir, kornaya basar. Oysa kendisi de başkasının geç kalmasına neden olan zincirin bir halkasıdır. Öğrencisine bağıran bir öğretmen, dün kendi hocasından azar işitmişti. Sokakta yardım isteyen birine yüz çeviren adam, o gün sosyal medyada “insanlık ölüyor” diye paylaşım yapacaktır. Bunların hepsi birer “ne ettim, ne buldum” hikâyesidir.
Siyaset arenasında da tablo farklı değil. Yolsuzluk yapanın yanında duranlar, bir gün adalet ister. Hukuksuzluğa sessiz kalanlar, bir gün haksızlığa uğrar. Kendi çıkarı için sessiz kalan kalabalıklar, zulüm döngüsünün devam etmesine neden olur. Günümüzün en temel sorunlarından biri de “sorumsuzlukla donatılmış bireylerin toplumsal etki yaratmasıdır.” Herkes rahatlık ister ama kimse bedel ödemek istemez. Herkes adalet ister ama kimse kendi adaletsizliğini görmek istemez.
KENDİMİZLE YÜZLEŞMEDEN DÜZELME YOK
İnsanlık ne yaptıysa onu buldu. Nice filozoflar, nice peygamberler, nice devrimciler insanlığa yön vermeye çalıştı ama bir gerçek değişmedi: İnsan, ne ettiğini görmek istemez. Hatayı karşıda arar, faturayı başkasına keser. Oysa çözüm, önce aynaya bakmakla başlar. “Ben” olmadan “biz” olunmaz. “Sen”in hakkını tanımadan, “bizim” hukukundan söz edilemez.
Bugün bireyden devlete kadar herkes bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyor. Ekonomi kötü, toplum yoz, ahlak zayıf, adalet yetersiz. Fakat kimse “bunun içinde benim de payım var” demiyor. Bir çocuğun okulda gördüğü baskı, evde babasından kaynaklı olabilir. Bir memurun ihmali, sistemin değil, bireyin ihmalkârlığından doğabilir. Bu yüzden değişim; yukarıdan değil, içerden başlamalı.
Ve nihayetinde şu soruyla baş başa kalıyoruz: “Ne ettim, ne buldum?”
Eğer bugün şikâyet ettiğimiz şeyleri biz ettikse, bulduğumuz şeyden şikâyet etmeye ne hakkımız var?
UNUTULMAMALIDIR Kİ,
“İnsan, ne zaman ki ettiğiyle yüzleşmeyi öğrenir, işte o zaman bulduğu da anlam kazanır.”