Erzurum İnşaat Teknisyen Okulumuz, Yapı Enstitüsü’nün birinci sınıfında, Fen, Matematik ve Türkçe yıl sonu ortalaması yedi ve üstünde olan öğrencilerin katıldığı yazılı sınavı kazanan öğrencilerin okuduğu, her yıl bir sınıf oluşturacak sayıda, otuz kadar öğrenci alan, kapatılan Tekniker Okullarının yerine açılmış okuldu ki, biz açıldığının ikinci yılı öğrencileriydik.
Ve biz üç Malatyalı Tunceli Yapı Sanattan gelmiştik. Dört Malatyalı da bir önceki yılda kazanmıştı burayı. Zaten ikinci yılındaydı okul. Biz de ikinci mezunları olduk.
Bina, 23 Temmuz-7 Ağustos arası toplanan Erzurum Kongresinin yapıldığı tarihi taş binadır.
Erzurum Kongresi ki, “Manda ve himaye kabul edilemez!”, Türk Vatanı toprakları parçalanamaz!”, denilen, Mustafa Kemal’in Başkanlığında bir “Temsil Heyeti” kurulan Kongredir.
Binanın yoğunluklu öğrencileri Yapı Meslek Lisesi öğrencileriydi.
Takım elbiselerimizden tutun, paltolarımızı, pijamalarımızı, eşofmanlarımızı Devlet Babamız alırdı.
Yatağımız-yorganımız, yememiz-içmemiz, hamamımız, berberimiz devletimizin üstüneydi.
Allah hayırlı ömürler versin şimdi Eskişehir’de yaşayan Müdürümüz Sayın Necmettin Sezen, ders çalıştığımız bir saatlik sabah etüdünde (mütalaa da denirdi) gelmiş dersten, disiplinden konuşurken, parmak kaldırıp, söz aldıktan sonra kalkıp,
-Hocam, soğuklar başladı. Üşüyoruz. Paltolarımız daha verilmedi. Böyle uzayacağını bilseydik, abimizin, babamızın eskisini getirirdik dedim.
Arkadaşlarımın durumunu dile getirmiştim. Benim paltom vardı.
Son sınıftayken, iki sene okumak üzere lise mezunları da okula alınmaya başladı.
Bu arkadaşlar okurken de, karşılarına askerlik sorunu çıktı. Askerlikleri ertelenmiyor, askere çağrılıyorlardı.
Bu arkadaşlar için de Hürriyet Gazetesi’nin o zamanlar çok etkili, “Serbest Kürsü” denen sayfasına göndermek için bir yazı kaleme aldım.
Yani kalemle kağıda yazdım. Böyle el yazısıyla olmaz diye Kalemdeki Zekiye Ablaya götürdüm. Daktiloya çekmesini rica ettim.
-Gardaş, sana ne lazım. Bunu o lise mezunları düşünsün dedi.
Yazmaktan sakınmadı, imtina etmedi; yöntemi yanlış buldu. Ben de vazgeçtim.
Son sınıfa geçtiğimde, fark derslerini verip Yapı Sanat Lisesi diploması için başvurdum.
İdare, “Girip de başarılı olamazsan yatılılık hakkın elinden alınır!” diye bir laf yaymıştı.
Ben bunu mantıksız buldum.
Benden çok daha çalışkan olan arkadaşlar çekindiler, girmediler sınava.
Yazın bizim Dilek’te, eylülde yapılacak bitirme sınavlarına hazırlandım.
Alpay’ın söylediği, o çok güzel, “Eylülde gel” şarkısı var ya o gelmez mi aklıma:
Tatil geldiği zaman
Ağlarım ben inan
Gidiyorsun işte
Arkana bakmadan
Nasıl geçer bu yaz
Ne olur bana yaz
Gitme, gitme gel
Eylülde gel
Eylülde gel…
Rahmetli abim, benim fark dersleri vermek için değil, bütünlemeye kaldığım için ders çalıştığımı söylerdi.
Oysa doğrudan geçmiştim ama bize karne verilmediği, sonuçlar imzalı mühürlü olarak içeriden okulun penceresine asıldığı için bunu ispatlayamıyordum.
Eylülde fark ders sınavına gittiğimde, artık vadesi dolmuş olan o kağıdı camdan söküp eve getirip göstermiştim.
O diplomayı almaktaki amacım, bir sene daha okuyup üniversite sınavına girmek yerine, o diplomayla hemen girmek, kazanırsam gitmekti.
Üniversite sınavına girdim. O diplomayı da kazanıp, aldım.
Aldığım puanla Ankara inşaat mühendisliğini kazandığıma inandım.
Arkadaşlarımla vedalaştım.
Allah hayırlı ömürler versin Müdürümüzün odasına evrak imzalatmak için girdim, müdür bey, içeride bulunan müfettişe beni tanıttı, benden övgüyle söz etti.
-Öğrencimiz çok başarılı. Mühendis olacak dedi.
Çok, çok karlı bir günde, bir çok arkadaşımın uğurlamasıyla, otobüsle Erzurum Malatya yoluna düştüm.
Yolu yirmi altı saat sürse de, pencereleri kapanmasa, tüneller geçilirken içeriye dumanlar, saçlarımıza kömür tozları dolsa da, hele hele çoğun kaloriferi yanmadığı için buz gibi olsa da, üzerimize neyimiz var, neyimiz yok giysek, yine de soğuktan donsak da ucuz olduğu için, hep Karma Treni denen, İskenderun-Kars arası işleyen trenle gidip gelirdik Malatyalı arkadaşlarla.
Şimdi artık otobüsün, rahat, sıcak, sekiz saat süren yolculuğunu hak etmiştim!
Mühendislik okuluna girecektim ya!
Tunceli’de, rüyalarımı süsleyen Erzurum okulumu kazanıp yeni okuluma başladığımda da,
-Mezun olduğumda, Malatya’ya uçakla gideceğim demiş, bol keseden atmıştım hatta.
Neyse, Malatya’ya geldim, sonra da ön kayıt için Ankara’ya gittim kaydolup döndüm.
O tarihlerde, puanlar geldikten sonra tercih bildirme, sonra da sonuçları açıklama yoktu.
Ah ah… O günlerde ne vardı ki...
O günler gide de gelmeye daha!!
Gece yarılarında, 23:00 Radyo Haberlerinden sonra üniversitelerin, akademilerin puan durumları, kayıt durumları verilirdi.
Uyur-uyanır o bilgileri dinlerdik.
Bu süreçte takip edebildiğimce kazanamadığımı anladım.
Ve geriye dönük bir rapor alıp okuluma, arkadaşlarıma, Erzurum’a döndüm.
Erzurum çarşı pazar, leylim aman aman
İçinde bir kız gezer, oy nenen ölsün, sarı gelin aman
Elinde divit kalem, leylim aman aman
Katlime ferman yazar, oy nenen ölsün, sarı gelin aman…
Şu türküyü yazmamak da hiç olmaz...:
Hani yaylam hani senin ezelin
Güz gelende döker bağlar gazelin
Yayla senin hiç gelmez mi güzelin
Hani yaylam hani senin ezelin…
Yaz gelende yaylam seni gezmeli
Kalem alıp kaşın gözün yazmalı
Ne hoş olur o yaylanın güzeli
Hani yaylam hani senin ezelin…
Birkaç gün içinde de hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarımla, karla, kışla, her şeyle kaynaştım.
Dönmeden önce de, Diyarbakırlı arkadaşım Mahmut’a, Orhan Gencebay zamanlarında, arabeski duygularla, bir mektup yazıp, halimi anlattım,
-Bizi Ankara’lar kabul etmedi gardaş… dedim.
Dördüncü sınıf öğrencisiydim ama, bir lise diplomam vardı cebimde.
Hatta bir akşam etüdünde, müdür başyardımcımız, kardeş kavgası şehidi Nabi Aksoy hocamız bana,
-Sen deve kuşu gibisin. Uç desek, “ben deveyim”, koş desek, “ben kuşum” dersin dedi.
Bir tarihte, iki diplomamın biriyle Gazi Üniversitesi Eğitim Yöneticiliği Denetçiliği Fakültesi, diğer diplomamla Ankara Hukuk Fakültesi Öğrencisiydim.
Baro Başkanlığı sırasında, bir Avukatlar Günü Basın Açıklamamda,
-Biz, fakir halkımızın vergileriyle yapılmış yollardan, okullardan, spor, sanat kurumlarından onlardan çok, çok fazla faydalandığımız için Milletimize, Halkımıza borcumuz var. Bu borcumuzu daha çok çalışarak, daha çok hizmet ederek ödememiz lazım demiştim.
Bu sözlerimi dinleyen Üstat Avukat Zeki Turhan, iki ay kadar sonra bana,
-Senin o konuşmanı dinledikten sonra rahat uyumaya başladım dedi…