ADALET BEKLENTİSİ Mİ, ALGI MI?
Son yıllarda Türkiye siyasetinde yaşananlar, yalnızca ülke gündemini değil, toplumun vicdanını da derinden etkiliyor. Özellikle yerel yönetimlerin icraatları ve bu yöneticilerin hukuki süreçlerle karşı karşıya kalmaları durumunda siyasetçilerin gösterdiği tavır karşısında halkın siyaset kurumlarına duyduğu güveni yeniden sorgulamasına neden oluyor. Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanması, bu bağlamda sadece bir hukuki mesele değil, aynı zamanda siyasi aktörlerin adalet ve ahlak sınavıdır. Ancak bu sınavda sınıfta kalındığını görmek, hem şaşırtıcı hem de üzücüdür.
CHP yönetimi, Rıza Akpolat’ın tutuklanmasıyla ilgili yaptığı açıklamalarda hukuk sistemine olan güven eksikliğini sıkça vurguluyor. Elbette, hukukun üstünlüğü konusunda eskiden beri ciddi sorunların olduğu bir ülkede bu kaygıyı anlamak veya bu kaygıdan birilerinin nemalanmaya çalıştığını görmek mümkün. Öyle ki bu açıklamaların bir kısmı, adalete duyulan şüpheden ziyade, kendi “adamını” kayırmaya yönelik bir refleksi daha çok andırıyor. Peki, bu refleks toplumda nasıl bir algı yaratıyor? Adaletin sadece bir araç olarak görüldüğü, hakikatin ise yalnızca siyasi bir malzeme olarak kullanıldığı bir düzlemde, halkın siyasilere duyduğu güveni nasıl koruyabilirsiniz?
SUÇLULUK VARSAYIMI VE ÇİFTE STANDART
CHP’nin bu konudaki tutumu, Türkiye’nin muhalefet anlayışındaki temel bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Hukukun bağımsız olmadığını savunan bir siyasi hareketin, kendi yöneticilerinin adalet önündeki hesap verişini tamamen reddetmesi, hem samimiyetsiz hem de ikiyüzlü bir yaklaşımı işaret ediyor. Bugün CHP’nin yerel yönetimlerinde yaşanan yolsuzluk iddialarına yönelik sessizlik, bu partinin yıllardır savunduğu şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle taban tabana zıt bir görüntü çiziyor.
Bu çifte standart, “hukuk herkese eşit uygulanmalı” diyen bir anlayışı değil, “bizimkiler dokunulmazdır” algısını besliyor. Elbette hiçbir siyasi parti veya lider tüm mensuplarını bütünüyle kontrol edemez. Ancak sürekli olarak “diğer tarafın” haksız olduğunu savunan bir zihniyetin, kendi içindeki yanlışlarla yüzleşmekten kaçınması, halkın gözünde büyük bir inandırıcılık kaybına yol açıyor.
CHP’nin, adalet mekanizmasına karşı sürekli şüpheci yaklaşımı ve toplumu buna inandırması çabası karşısında bu algı durumu aslında bir bakıma savunulabilir bir olgunluğa erişmiştir. Zira hukukun siyasileştirildiğini her durumda malzeme haline getiren CHP, bu yaklaşımı toplumda maalesef anlaşılabilir bir zemine oturtmuştur. Ancak, her durumda kendi mensuplarını temize çıkarma çabası, adaletin bağımsızlığı kadar, bu kaygıyı dillendirenlerin samimiyetini de tartışmaya açar. Yani toplum bu samimiyetsizliği de görür. Suçluluk varsayımı üzerinden hareket eden bir anlayış, her seferinde kendi “temiz insanlarını!” asla hata yapmayacağını iddia ederse, bu durum bir savunma mekanizması olmaktan çıkıp ciddi bir ahlaki sorun haline gelir.
ADALETİN SAĞLAMASINDA ŞEFFAFLIK VE SORUMLULUK
Türkiye’de siyasi partiler, seçimlerde aday belirlerken topluma karşı büyük bir sorumluluk taşır. Bu sorumluluk yalnızca kazanacak isimleri sahaya sürmekle sınırlı değildir; aynı zamanda topluma hizmet edebilecek dürüst ve ehil insanları seçmeyi de gerektirir. Ne yazık ki bu anlayış, her zaman ön planda tutulmuyor. Aday belirleme süreçlerinde liyakat yerine sadakatin tercih edilmesi, siyaseti kısır döngüye mahkûm ediyor. Beşiktaş Belediyesi’nde veya diğer yerel yönetimlerde yaşanan sorunlar, bu gerçeğin bir yansımasıdır.
Kamu kurumları olan belediyeleri borca sokan, liyakat esaslarını hiçe sayarak torpille işe alım yapan, hatta bazı durumlarda terör örgütleriyle bağlantılı olduğu iddia edilen kişileri yönetime getiren uygulamalar, halkın vicdanını yaralıyor. Bunlar yalnızca partiye zarar vermekle kalmaz, toplumun siyasi mekanizmaya olan güvenini de baltalar.
CHP veya herhangi bir siyasi parti, adaylarını seçerken yalnızca “insandır, hata yapar” kolaycılığına sığınamaz. Bu tür yaklaşımlar, toplumda derin hayal kırıklıklarına neden olur. Siyasi partiler, ahlaki değerleri önceleyen bir tavır sergilemedikçe, toplum nezdinde güven tazelemeleri mümkün değildir. Halkın adalete olan inancı ve siyasi kurumlara duyduğu güvenin yeniden tesis edilmesi, bu süreçte şeffaflık ve sorumluluk ilkelerinin uygulanmasına bağlıdır.
İYİ YÖNETİM, GÜÇLÜ TÜRKİYE
Siyaset yalnızca kazanmak için yapılmaz; aynı zamanda topluma doğru mesajlar vermeyi ve halkın güvenini kazanmayı gerektirir. Adalet karşısında eğilip bükülen, kendi hatalarını görmezden gelen bir anlayış, sadece bugünü değil, yarını da kaybeder. CHP, bu süreçte ya kendisiyle yüzleşecek ya da halkın güvenini tamamen kaybedecek bir yol ayrımındadır.
Bu minvalde herkesin üzerine düşünmesi gereken bir hakikati hatırlatıyoruz:
“Adalet, yalnızca haklı olduğunuzda değil, haksız olduğunuzda da ona boyun eğmeyi gerektirir.”
Saygılarımla.