BİR ZAMANLAR AYIPTI, ARTIK MARİFET SAYILIYOR

Bir dönemin en keskin sınırıydı “ayıp.” Mahallede biri uygunsuz bir laf etse, evlerin kapıları kapanır, yüzler dönülürdü. Aileler çocuklarına “Onunla oynamayın” derdi. Bir tür sosyal yaptırımdı bu; toplumun kendi iç denetimi. Ama şimdi işler tersine döndü. Bugün bir genç sokakta yüksek sesle ahlaka mugayir bir cümle kurduğunda, ne yüz çevriliyor, ne kapı kapanıyor. Bilakis alkış alıyor, cesur ve “özgün” bulunuyor.

Oysa her toplumun ayakta kalabilmesi için bir “ayıp duygusu”na ihtiyacı vardır. Ayıp, yalnızca bireyin değil, topluluğun da koruyucu zırhıdır. Bugün rezil addedilen eylemler normalleştirildikçe, o zırh delik deşik oluyor. Medyada, dizilerde, reklamlarda artık neyin ayıp neyin ahlak dışı olduğuna değil, neyin daha çok izlenip tıklandığına bakılıyor. Ölçü “reyting” olduysa, ölçüsüzlüğün alıcısı da artıyor demektir.

KELİMELERİN KAYBI: İSİM VERMEYİNCE İSİMSİZLİK ARTIYOR

Eskiden biri terbiyesiz bir hareket yaptığında ona “Terbiyesiz” denirdi. Ahlaksız birine “Ahlaksız”, arsıza “Arsız” denirdi. Bu kelimeler sıradan tanımlar değil, toplumun kendini koruma refleksiydi. Bugün bu kelimeleri kullandığınızda, sizi “yargılayıcı” veya “ötekileştirici” ilan ediyorlar. Oysa bu kelimeler geri çekildiğinde, kötülük ön alıyor. Çünkü adı konmayan şey yayılır. Kınanmayan eylem, meşrulaşır.

Kelimelerin değeri yalnızca anlamlarında değil, işlevlerinde saklıdır. “Hırsız” kelimesi kulağa kötü gelir, çünkü hırsızlık kötüdür. Ama siz artık bu suça başka bir isim takmaya başlarsanız, o zaman eylem de masumlaşır. “Fırsatçılık” denir, “açığını değerlendirdi” denir, “şartları lehine çevirdi” denir… Sonuç: Hırsızlık, fırsatçılık olarak paketlenip pazarlanır. Oysa “Şerefsizlik” hâlâ bir kelimedir; ama artık telaffuzu ayıp sayılıyor, sanki yapanın değil söyleyenin suçu varmış gibi.

AYIPLANDIRMA KAYBOLURSA, YÜZSÜZLÜK ÇOĞALIR

Toplumun kendi kendine uyguladığı en güçlü denetim mekanizması, “ayıplamadır.” Bu kelime, bugün sosyal medyada dalga konusu edilmiş olabilir ama geçmişte gerçekten etkili bir savunma hattıydı. Bir genç ulu orta sigara içtiğinde, komşu teyzelerin bakışı yeterdi onu durdurmaya. Bugün o genç sadece sigara değil, her türlü edepsizliği sergiliyor; komşu teyzeler ise ya korkudan susuyor ya da görmezden geliyor.

Bu dönüşüm, bireyin eylemlerini normalleştirmesine yol açıyor. Zina eden biri tepki görmediğinde, artık onu gizleme gereği bile duymuyor. Hırsızlık yapan bir bürokrat yargılanmıyorsa, diğerleri onu örnek alıyor. Mahallede bir genç küfürlü konuştuğunda kimse “Yapma evladım” demiyorsa, çocuk bunu “doğal” sanıyor. Her sessizlik, kötülüğe verilen bir izin haline geliyor.

ZÜPPELİK ŞATAFATLA BULUŞUNCA, AHLAK YER DEĞİŞTİRİYOR

Eskiden “züppe” denilirdi gösteriş meraklılarına. Sadece kıyafetle değil, hayat tarzıyla da öne çıkmaya çalışanlara. Züppe denilirdi, çünkü içi boştu; görüntüsü gösterişli, içeriği çürük. Bugün ise züppelik övülüyor. Sosyal medya, züppeliği bir yaşam biçimi haline getirdi. Göster, abart, öne çık. İçerik önemli değil, yeter ki dikkat çek.

Bugün lise çağındaki çocuklar, TikTok videolarında yüzlerini süsleyip, ağız dolusu küfürlerle prim yapıyor. Aileler ise bu durumdan utanmak yerine, “Takipçisi artmış, iyi gidiyor” diyebiliyor. İşte bu, züppeliğin kültüre dönüştüğü andır. Şatafatla birleşmiş ahlaki çöküş, bir virüs gibi yayıldı. Artık sade ve dürüst insanlar değil, bağıranlar, hırsla yaşayanlar örnek gösteriliyor.

ÇÖZÜM: DEJENERASYONUN ZİNCİRİNİ KIRMAK

Bugün “Ahlaki dejenerasyon” dediğimiz şey, bir anda ortaya çıkmadı. Yavaş yavaş başladı: Ayıplamaktan vazgeçmekle, kelimeleri sakınmakla, görmezden gelmekle… İlk susan bizdik. Çünkü “kimseyle uğraşmak istemedik.” Sonra biri daha sustu, ardından bir toplum… Sonuç: Ayıplar ayıklanmadı, kötülük kökleşti.

Ahlaki yozlaşma bir sonuçtur. Sebep, toplumun temel reflekslerinin zayıflamasıdır. Aile, okul, medya, hatta cami… Hepsi bu çöküşten nasibini aldı. Ailede ayıp kalkınca, okulda disiplin silindi. Medya, para uğruna her çirkinliği “özgürlük” diye pazarladı. Cami bile artık güncel ahlaki meseleleri konuşmaz hale geldi. Herkes birbirine bakarak susmaya devam etti. Ve kötülük kol gezmeye başladı.

Bu gidişat durdurulabilir mi? Elbette. Önce kendimizle yüzleşerek başlayacağız. Evimizde, soframızda, çocuklarımızla konuşurken, hak ile bâtılı ayıracağız. Gençlerimize “Her şeyi yapabilirsin ama her şey doğru değildir” diyebilmeliyiz. Ahlak, yalnızca öğretilen değil; gösterilen bir şeydir. Eğer biz örnek olursak, toplum da yeniden kendini toparlayabilir.

Kıyamet yalnızca büyük bir gök olayı değildir. Bazen bir toplum için kıyamet, değerlerini yitirdiği andır. Çünkü kıyameti gökten değil, kalpten başlayan sarsıntılar getirir. Bugün o sarsıntının tam içindeyiz. Susarak değil, ses vererek; görmezden gelerek değil, görüp göstererek kurtulabiliriz.

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“Ayıpların ayıklandığı değil alkışlandığı bir toplumda, ahlak susar, yozlaşma konuşur.”

SAYGILARIMLA!