UTANCIMIZA PERDE, KURTULUŞA BİR UMUT!
Tarihin, sükût edenleri yazmayacak kadar adaletli olduğuna inananlardanım. Çünkü tarih, zulüm karşısında susanları değil; başkaldıranları, direnenleri, bedel ödeyenleri yücelten bir hafızadır. Ve bazen bir çağrı, sadece bir emir değil; körelmiş vicdanlara hayat üfleyen ilahi bir uyarıdır.
İşte tam da böyle bir zamanda, geç de olsa bir çağrı yükseldi: DÜNYA MÜSLÜMAN ALİMLER BİRLİĞİ, SİLAHLI CİHADIN FARZ OLDUĞUNU İLAN ETTİ. Bu, yalnızca bir fetva değil; ümmetin kalbinde kıvılcım çakan tarihi bir dönüm noktasıdır. Unutulmuş hakikatlerin yeniden hatırlatılmasıdır.
GEÇ DE OLSA BİR SES, BİR NEFES, BİR ÇAĞRI!
GAZZE, 7 EKİM 2023’ten bu yana kana bulanıyor. İsrail’in gerçekleştirdiği insanlık dışı saldırılar, modern çağın en büyük soykırımlarından birine dönüştü. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Hiçbir ayrım yapılmadan katlediliyor. Ve dünya, olanları yalnızca izliyor.
Aylardır susan diller, kör olan gözler ve sağır kulaklar… Ümmet, adeta dilsiz şeytan olmuştu. Tam bu sessizlik içinde, bir fetva yankılandı: “Cihad farzdır!” Bu çağrı, karanlık gecede çakılan bir şimşek gibiydi. Geç kaldı belki ama karanlığı parçalayan her ışık gibi umut doluydu.
DÜNYA MÜSLÜMAN ALİMLER BİRLİĞİ, İSRAİL’E KARŞI CİHADI ‘FARZ KILDIGINI’ AÇIKLADI
Dünya Müslüman Alimler Birliği, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının artması ve ateşkese sürekli ihlalleri karşısında, tüm Müslümanları silahlı cihada çağıran bir fetva yayınladı. Birlik, Filistin halkının karşı karşıya kaldığı zulme son verilmesi için artık silahlı cihadın bir farz haline geldiğini belirterek, her Müslümanın bu savaşa katılması gerektiğini vurguladı. Fetvaya göre, İsrail’in saldırıları sadece Gazze’ye değil, tüm İslam coğrafyasına yönelik bir tehdit olup, bu tehdit karşısında harekete geçmek, ümmetin bir görevi olarak kabul edilmelidir. Bunun yanı sıra, acilen bir “İslami askeri ittifak” kurulmasının gerektiği ifade edilerek, tüm İslam ülkelerinin bu ittifak içinde birleşerek ortak bir güç oluşturması çağrısı yapıldı. Birlik, bu çağrının sadece Filistin’in savunulması için değil, aynı zamanda İslam dünyasının birliğini pekiştirmek ve zulme karşı birleşik bir direniş sergilemek adına büyük bir önem taşıdığını belirtti.
DÜNYA MÜSLÜMAN ALİMLER BİRLİĞİ FETVA KOMİTESİNİN yayınladığı açıklamada, “Filistin’deki işgalci güce karşı her Müslümanın silahlı cihad yapması farzdır” denildi. Arap ve İslam ülkelerinin derhal askeri müdahalede bulunması gerektiği ifade edilen fetvada, İsrail’in “karada, denizde ve havada kuşatılması gerektiği” vurgulandı. Ayrıca, bu ülkelerdeki su yolları ve hava sahalarının kapatılması çağrısı yapıldı.
Fetvada, “direnişe askeri, mali ve hukuki destek sağlanmasının” önemine dikkat çekildi ve “ümmeti korumak ve saldırganları püskürtmek” için acil olarak bir “İslami askeri ittifak” kurmanın farz olduğu ifade edildi. Ayrıca, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesinin şeriatla çeliştiği, İsrail’e petrol ya da doğalgaz sağlanmasının yasak olduğu belirtildi. Bazı Arap ülkelerinin İsrail ile imzaladıkları barış anlaşmalarının gözden geçirilmesi gerektiği de fetvaya dahil edildi.
İSLAM DÜNYASI İÇİN TARİHİ BİR FIRSAT
Bu fetva, ümmetin uykusundan uyanması için ilahi bir uyarıdır. On yıllardır Batı’nın sınırlarına göre parçalanan İslam coğrafyası, ortak düşmana karşı birleşmek zorundadır. Bu, yalnızca Filistin için değil; bütün ümmetin istiklali için bir mecburiyettir.
İslam ülkeleri, artık mezhep ayrılıklarını, siyasi kavgaları bir kenara bırakmalıdır. Çünkü İsrail’in füzesi Şii ya da Sünni ayrımı yapmıyor. Mesele artık sadece Filistin meselesi değil; iman ile küfür arasındaki açık bir mücadeledir. Ve bu mücadelede safını belirlemeyen, zalimin tarafındadır.
SİLAHLI CİHAT: SADECE CEPHEDE DEĞİL, HER ALANDA
Silahlı cihat, elbette cephede verilen savaşın adıdır. Ancak bu çağda cihat, sadece silahla değil; bilgiyle, hukukla, medya ile, sanatla, ekonomiyle de yapılır. Her Müslüman, kendi alanında bir nefer, bir direnişçi olmalıdır.
Kalemi olan kalemiyle, ekranı olan ekranıyla, kürsüsü olan kürsüsüyle, parası olan malıyla mücadele etmelidir. Zira bu çağda ihanet, yalnızca silah satmakla değil; susmakla, seyretmekle ve umursamamakla da mümkündür. Bu fetva, herkesin kendi cihad cephesini kurması için bir çağrıdır.
İSRAİL’İ ABLUKAYA ALMAK: SÖZDE DEĞİL, EYLEMDE BİR TAVIR
Fetva, İslam ülkelerine açık bir çağrı yapıyor: “İsrail kara, hava ve denizden ablukaya alınmalıdır.” Bu, sadece bir diplomatik hamle değil; ümmetin izzetini yeniden ayağa kaldıracak bir adımdır. Sözle değil, fiili yaptırımlarla konuşmanın zamanıdır artık.
Petrol anlaşmaları, doğalgaz ticareti, liman iş birlikleri… Hepsi derhal sonlandırılmalıdır. Aksi takdirde bu ülkeler, mazlumun değil; zalimin safında yer almaktadır. Ve tarih, bu suskun ortakları da İsrail’le birlikte yargılayacaktır.
BATILI DÜZENİN ÇÜRÜMÜŞ AHLAKININ KARŞISINDA YENİ BİR DÜNYA
Batı, insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi söylemleriyle yıllarca dünyayı aldattı. Ama Gazze’de oynanan trajedi, tüm bu maskeleri yere düşürdü. Binlerce çocuğun ölümü karşısında üç maymunu oynayan Batı, medeniyet değil; çıkar çetelerinin yönetimidir artık.
Bu fetva, sadece ümmet için değil; insanlık için de yeni bir dünyanın kapısını aralayabilir. Bu çağrıya kulak verenler, sadece Müslümanları değil; tüm mazlum halkları zalimlere karşı ayağa kaldırabilir. Çünkü zulüm, tüm insanlığı hedef alır. Direniş de öyle olmalıdır.
İSLAM BİRLİĞİ KURULMALI, ÜMMET KENDİ KADERİNİ YAZMALIDIR
Her milletin bir devleti, bir ordusu var. Ama milyarlarca Müslümanın ortak bir ordusu, ortak bir siyasi birliği yok. Bu dağınıklık, zalimlerin işini kolaylaştırıyor. Artık bu parçalanmışlığı sonlandırmak zorundayız.
İslam Birliği kurulmalı, ümmet ortak savunma gücünü oluşturmalıdır. Bu, romantik bir hayal değil; tarihsel ve stratejik bir zorunluluktur. Bugün birleşmeyen ümmet, yarın birlikte ezilecektir.
ARTIK TARİHİ BİZ YAZMALIYIZ
Yeterince ezildik, bölündük, yok sayıldık. Yeterince başkalarının tarihine figüran olduk. Zalimlerin, işgalcilerin, emperyalist güçlerin yazdığı tarihlerde birer satır arası figürler olduk. Ancak artık susma, bekleme, başkalarının kaderimize yön verme zamanı geçmiştir. Biz, bu karanlık dönemin sona ermesi için, kendi tarihimize sahip çıkmalıyız. Bizim tarihimizi yazmak, sadece geçmişin izlerini takip etmek değil; şehitlerimizin kanıyla, yetimlerin gözyaşıyla, anaların duasıyla, imanla, azimle ve kararlılıkla yeni bir sayfa açmaktır. Tarih, sadece yaşanmış olayların kaydından ibaret değildir; tarihin doğru yazılabilmesi için cesaret, inanç ve direniş gereklidir. Bugün, her bir Müslüman, geçmişin yükünden sıyrılarak, bu dünyanın yönünü değiştirecek adımları atmalıdır. Artık tarih, başkalarının elinde değil; ümmetin ellerindedir.
Masanın sadece önünde değil, arkasında da biz olmalıyız. Başkalarının kurduğu düzenin bir parçası değil, kendi medeniyetimizin, kendi değerlerimizin taşıyıcısı olmalıyız. Şayet biz kendi kaderimize hükmetmek istiyorsak, önce kendi geçmişimizi, bugünümüzü ve yarınımızı kendimiz şekillendirmeliyiz. Bugüne kadar bize dayatılan, tarihlerdeki kirli ellerin çizdiği yol haritası artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu fetva, sadece bir çağrı değil; ümmeti kendi kaderine sahip çıkmaya davet eden bir kırılma noktasıdır. Hepimiz, kendi medeniyetimizi ayağa kaldırma sorumluluğunu taşıyoruz. Eğer biz kendi tarihimizi yazmazsak, bir gün çocuklarımız da bizim yerimize başkalarının yazdığı tarihlerle yüzleşmek zorunda kalacak. Bugün tüm Müslümanlar, birlik içinde, imanla hareket ederek tarih yazmalıdır. Çünkü tarih yazmak, sadece geçmişi değil, geleceği de şekillendirmektir.
GAZZE SADECE FİLİSTİN’İN DEĞİL, ÜMMETİN NAMUSUDUR
Gazze, yalnızca Filistin halkının değil, bütün İslam ümmetinin namusudur. Bu topraklar, sadece Filistinli annelerin gözyaşlarını değil, tüm Müslümanların yüreğindeki acıyı taşır. Gazze’de akan her damla kan, ümmetin her köşesinde yankı bulur. Eğer Gazze düşerse, sadece Filistinli çocukların umutları değil; tüm ümmetin geleceği karanlığa gömülür. Mekke’nin, Medine’nin, Şam’ın ve Bağdat’ın güvenliği de bu işgalci zihniyetin pençesindedir. Bugün Gazze’ye sahip çıkmayanlar, yarın kendi şehirlerini, kendi değerlerini kaybetmeye mahkum olacaklardır. Çünkü zulmün sınırı yoktur, bir kez zulme göz yumulduğunda, her köşe başı aynı tehdit altında kalır.
Gazze’yi savunmak, yalnızca bir toprak meselesi değildir; bu, imanla yoğrulmuş bir davadır. Gazze, İslam dünyasının kalbinin attığı yerdir. O kalp, her gün direnişle, sabırla, inançla çarpar. Gazze için sesini yükselten, sadece bir şehir değil, tüm ümmetin izzetini savunur. O topraklar, sadece Filistinlilerin değil, her bir Müslümanın onurudur. Onun için direnenler, sadece bir milletin değil, tüm İslam coğrafyasının ayakta kalmasını sağlarlar. Gazze’nin düşüşü, ümmetin çöküşüdür. Bu, her bir Müslümanın vicdanına yapılmış bir saldırıdır.
Ve Gazze için susan, sadece bu topraklarda yaşanan zulme göz yuman değil, geleceğini de ipotek altına alandır. Susmak, zulme rıza göstermektir. Tarih, bu suskunluğu unutmaz. Gazze’nin savunulması, sadece şehitlerin kanı üzerinden bir toprak mücadelesi değil; ümmetin şuurunu, imanını ve insanlık onurunu savunma mücadelesidir. Kim Gazze’ye sahip çıkmazsa, bir gün kendi namusunu da kaybeder. Her bir Müslümanın, Gazze için ayağa kalkması, ümmetin diriliği ve geleceği için en büyük sorumluluktur. Bugün Gazze için sesini yükseltmeyen, yarın zulmün, ihanetin ve ihanete sessiz kalanların yanında yer alır.
AMERİKA’DAKİ MÜSLÜMANLARA TARİHİ GÖREV
Dünya Müslüman Alimler Birliği’nin fetvasında Amerika’daki Müslümanlara yüklenen görev, yalnızca bir çağrı değil; aynı zamanda ağır bir tarihi sorumluluktur. Amerika, Filistin davasının diplomatik ve politik anlamda en kritik merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu nedenle Amerika’da yaşayan Müslümanlar, sadece kendi içlerinde değil; küresel ölçekte mazlumun sesi olmalıdır. Dua etmek elbette önemlidir, ancak artık daha fazlası gerekmektedir. Bu mücadelede, Filistin’in haklı sesini uluslararası kamuoyuna duyurmak için Amerika’nın sahip olduğu siyasal, ekonomik ve medya gücünü kullanmak, ahlaki bir mecburiyet olduğu kadar stratejik bir zorunluluktur.
Amerika’daki Müslümanların medya, hukuk ve siyaset alanlarındaki etkisi, Filistin’in haklı davasına küresel destek sağlamak adına büyük önem taşımaktadır. Medyada görev alan Müslümanlar, oluşturulan algı oyunlarını bozmalı ve Filistin’in gerçeklerini geniş kitlelere ulaştırmalıdır. Hukukçular, uluslararası yargı nezdinde Filistin’in haklarını savunmalı, davalar açmalı ve yasal baskı oluşturmalıdır. Siyasetçiler ise, ABD’nin Filistin politikalarına yön verecek adımlar atarak bu konuda kamuoyu ve yasa yapıcılar nezdinde etkili olmalıdır. Bugün Amerika’daki her Müslüman, bireysel ve kolektif sorumluluğunun farkına varmalı, zulme karşı ses olmalı ve bu tarihi fırsatı kaçırmamalıdır.
MAZLUMUN YANINDA DURMAK, İMANIN ŞARTIDIR
Bu çağrı, yalnızca askeri değil; ahlaki bir duruş da talep eder. Zalim karşısında sessiz kalmak, zulme rıza göstermek demektir. Ve bu, imanın özüne aykırıdır. Peygamberimiz, “Zulüm karşısında susan, dilsiz şeytandır” buyurmuştur.
Bugün kim mazlumun yanında değilse, zalimin yanında yer alıyor demektir. Ortası yoktur bu işin. Ya Filistin’in yanındasındır, ya İsrail’in… Ya duada, mücadelede ve yardımda varsındır… Ya da vebalde.
ZULME KARŞI SESSİZ KALAN, MAZLUMUN KATİLİDİR
Bir çığlık düşünün, yüz binlerin yüreğinden aynı anda yükseliyor. Bir feryat hayal edin, çağları aşarak kulaklarımıza çarpıyor. İnsanlık, zalimin zulmü karşısında sustukça mazlumun acısı büyüyor ve bu acı, tarihin sayfalarına birer ağıt gibi işleniyor. Osmanlı’nın kudretli sultanları Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim ve Selçuklu’nun büyük lideri Alparslan; her biri zulme karşı ses yükseltmiş, mazlumun yanında dimdik durmuşlardır. Fatih, İstanbul’u fethederken sadece bir şehir almamış, adaletsizliğe karşı yükselen bir direnişin simgesi olmuştur. Kanuni, kazandığı topraklardan çok, adaleti egemen kılmış; Yavuz ise mazlumun feryadını duyan bir lider olarak anılmıştır. Onların bu duruşları, tarihin en onurlu sayfalarında yer bulmuştur.
Zulme karşı sessiz kalmak, zalimin eline bir silah vermek ve mazlumun kalbine bir hançer saplamak gibidir. Her suskunluk, zalimin işini kolaylaştırır, her göz yummak mazlumun acısını derinleştirir. Eğer biz, bugün yaşananlara karşı sessiz kalırsak, yarın sadece bu zulmün değil, kendi sessizliğimizin de hesabını vermek zorunda kalırız. Tarih, sadece zalimleri değil, zalime direnenleri yücelterek yazar. Bu yüzden vicdan sahibi herkesin, haksızlık karşısında susmaması, adaletin ve insanlığın yanında yer alması gerekir. Unutulmamalıdır ki, zulme karşı susan, zalimin yardımcısı; mazlumun yanında durmayan, mazlumun katilidir.
Ve şunu unutmayın;
Zulme karşı ses çıkarmayan, mazlumun katilidir. Mazluma el uzatmayan, zalime omuz vermiştir. O halde ya bu davanın tarafı olacağız… Ya da tarihin çöplüğüne “seyirci” olarak gömüleceğiz.
SAYGILARIMLA!