12 Eylül darbesi günlerinde, Sosyal Bilgiler Öğretmenliği yaptığım Rize İmam Hatip Lisesinde, dersteyken sınıfın kapısı açılmış, kapıda görünen sevgiyle andığım Müdür Baş Yardımcısı, beni,

-Hocam gelir misin diyerek dışarıya çağırmış, ben de kapıya doğru giderken,

-Hocam çantanızı da alın, çantanızı da! diyerek uyarmış, dışarı çıktığımda iki sivil polisin kapıda, Müdür odasına gittiğimizde de, iki sivilin orada beklediğini görmüş, beni gözaltına almak için geldiklerini öğrenmiş ve ünlü Beyaz Renoya binip, hep birlikte birkaç arkadaşla kaldığımız bekar evimizde gidilip,

-Hocam senin dolabın, çantan hangisiyse göster orada arama yapacağız denip arama yapılmış, arama sırasında bir polis memurunca bazı kitaplar gösterilerek,

-Bu kitaplar ne? diye sorulmuş,

-Dünya klasikleri cevabını verince de halime acımış olacak ki,

-Dünya klasikleri senin neyine demiş, arama bitip çıkarken, müdür yardımcımızın, “Hocam çantanızı da alın” demesi gibi,

-Bir kalın pijama, eşofman varsa onu da alın. Bizimle kalacaksınız denmiş yine iyilik düşünülerek, dışarıda bekleyen Beyaz Renoya binmişiz İmam Hatipte dersi boş olduğu için dışarıda olan öğrencilerin bize bakışları gibi, dar sokak evlerinin pencerelerindeki kadınların gizli bakışları arasında

doğruca o zamanlar belde, sonralarda ilçe olan Derepazarı’nda bulunan Jandarma Karakoluna bir eşya gibi bırakılmış, bir hafta kadar orada iyi muamele görmüş ve Malatya’dan gelen iki sivilin kontrolünde, yakında yitirdiğimiz rahmetli polis abimin eşliğinde önce Ordu Fatsa’da bir gece kalmış, sonra da Samsun üzerinden Malatya’ya gelmiştik.

Bir yazımda bunları yazmıştım…

Hatırlatmak babında yineliyorum.

Evet, sabahın erken saatlerinde Malatya’daydık.

Şimdi yıkık Sıtmapınarı’nda bir lokantaya geldik.

Abimle haberleşilmiş ki, mekanı cennet olasıca, çileli anneciğim de orada bizi bekliyormuş.

Çorba içtik.

Emniyet Müdürlüğüne gitmek için kalktık.

Annem parmağımdan nişan yüzüğümü aldı.

Kalın giyecekler getirmişti. Mayıs’ın başlarıydı.

-Şunları giy dedi. Giy ki, vurduklarında ağrımaya…

Ellerinden öptüm, kucaklaştık, çıktık.

Emniyet Müdürlüğüne gittik.

Kimlik bilgileri falan soruldu, yazıldı.

O sırada içeriye bir amir polis girdi. Beni oturur görünce, hiddetle,

-Kalk lan ayağa dedi.

İlk defa kötü muamele görmüştüm.

Polisin, “Boyun kaç?” sorusuna,

-Bir yetmiş deyince, o ana kadar sakin olan polis de öfkelendi,

-Ne, bir yetmiş mi… Gel çık şuraya diyerek tartı aracına çıkardı ölçtü.

-Doğruymuş dedi.

Oradan çıkıp aynı iki polisle muayene için Devlet Hastanesine geldik.

Doktor,

-Elini kaldır, indir, otur, kalk gibi komutlarla muayene etmiş oldu.

Çıktık, dışarıda, yolun kenarında bekleyen haki renkli bir araca, yani askeri araca bindirildim.

Polislerin işi bitmiş, gitmişlerdi.

Araç hareket etmeden önce bir asker geldi, ellerime kelepçe taktı, gözlerimi sımsıkı bağladı, boynuma kuvvetle bastırarak kafamı iki koltuk arasına sıkıştırdı.

Dışarıdan görülmemeliydi gözleri bağlı bir insan götürüldüğü.

Araba hareket etti.

Nereye götürüldüğümü bilmiyordum. Tahmin de edemiyordum.

Bir ara, Elazığ yolundaki askeri tesislere götürüldüğümü düşündüm.

Yarım saate yakın bir gidişten sonra bir yerde indik.

İki asker iki kolumda yürüdük.

Etraftan, asker olduğunu düşündüğüm insanların sesleri geliyordu.

Durduk, kelepçemi çıkardılar.

Başımı önüme eğip, ellerimi ağaca tutturdular.

-Gözlerini açmayasın dediler.

Çoğu asker, olağan durum görüp sohbet ederek dolaşırken, meraklı kimi askerler de etrafıma toplanmıştı. Birinin,

-Yazık! Çok gençmiş dediğini duymuştum.

Bir süre böyle kaldıktan sonra, iki asker koluma girdi, yürümeye başladık.

Bir kapı açıldı içeriye girdik, gözümün bağını açtılar.

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum.

Girdiğim bina da, voltajı düşük sarı ampuller yanıyor, karşımdaki eski masada da bir çavuş oturuyordu.

Her halde akşam saatleriydi.

Bir yere oturtuldum.

Geleceğim bildiklerinden yemeğimi ayırmışlardı.

Bir tepside yemeğim geldi.

Makarna, yoğurt, ekmekti sanırım.

Yemeğimi yedim, bitirdim.

Masadaki asker,

-Yatma zamanı yatacaksın, kalkma zamanı kalkacaksın… Kurallara uyacaksın dedi.

Sonra da duvarda asılı jopu göstererek,

-Uymasan… görüyorsun! dedi.

Yemeği yiyip, tembihi aldıktan sonra bir asker beni kalacağım odaya götürdü.

Demir parmaklıklı ve açılır kapanır demir kapaklı kapıyı açıp üstüme kilitledi, gitti.

Orası oda değil salon büyüklüğündeydi.

Pencere zerre ışık sızmayacak denli kapaklıydı.

Koridorun kapısının kapağı açıktı, koridor görünüyordu.

Askerler gidip geliyordu o koridorda.

İçeride iki katlı ve yataklı bir ranza vardı.

Yatakların aslı beyaz olan yastıları, kirden kahverengi siyah karışımı bir renk almıştı.

Üzerimde de bir yorgunluk, bir uykusuzluk vardı.

Gece otobüste geçmişti.

Bir ranzaya oturdum.

-Elektrikler kesilse, lambalar sönse ne olur burası diye aklımdan geçirmemle, sanki kalbime dammış gibi elektriğin kesilmesi bir oldu.

Ortalık zifiri karanlıktı, sanki başka bir alemdeydim.

Neyse ki, çok geçmeden geldi.

Bir şeyler çıkardım, bir şeyler giydim, üst kattaki ranzanın yastığına gömleğimi sererek, yorganı da çenemin altına alarak, ağzıma, burnuma değmeyecek şekilde yattım.

Çabucak uyumuştum.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, uyandım, kalktım. Üstümü giydim.

Öyle ayakta duruyordum.

Bir asker koridordan geçerken beni gördü.

-Niye kalktın lan? dedi.

-Sabah olmadı mı dedim..

-Yat lan, daha saat daha on bir deyince, şaşırdım, tekrar yattım.

Not: Merak edilir diye hakkımdaki iddialar ve karar da söyleyeyim:

“… yapılan aramada sanığa ait kitaplar arasında Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığınca yasaklanan Alpaslan Türkeş’in yazdığı Dokuz Işık isimli 1. kitap ile Ankara Sıkıyönetim Komutanlığının Yasakladığı Özgen Seçkin’in yazdığı Dört Mevsim Türküleri isimli 1. kitap bulunduğu, yine sanığın kitapları arasında 1976 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsünde yaz kursuna devam etmekte iken, sınıfta yazı tahtasına yazılmış sol içerikli yazılar önünde bazı sınıf arkadaşlarıyla çektirdiği 2 adet fotoğraf, el yazısı ile yazılmış bir sayfalık, Kapitalist Sistemden Sosyalist Sisteme Geçişte Eğitim ile ilgili notlar bulunmuşsa da, (…) müsnet suçlardan (…) (Dokuz Işık bir adet olduğu, Dört Mevsim Türküleri Ankara’da yasaklandığı için, Örgüt Üyeliği delil yokluğundan s.s.) Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair karar verildi. (7.6.1983)