Adı batasıca 12 Eylül günleri, Beden Eğitimi öğretmeni arkadaşım Türkel Bey, dört arkadaş beraber kaldığımız bekar evinde, sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra okullarımıza gitmek için ayrılmadan önce bana özel olarak, -Selahattin Bey, bugün ben savcılığa gideceğim. İfademi alacaklar. Sana telefon numarasını vereyim, eğer tutuklanırsam abimi ara, söyle demişti. Abisi subaydı. Bekar evinde de günlerimiz güzel geçiyordu. Şakalar, yarenlikler çok olurdu. İş bölümümüz de vardı.
Mesela ben sabah erken, onlar uyurken kalkıp kahvaltıyı hazırlar, onları kaldırırdım. Ama sofranın toplanmasına, bulaşığın yıkanmasına karışmazdım.
Antalyalı, Konyalı, Balıkesirli ve ben Malatyalı birlikteydik. Hepimiz de kafa dengiydik. Balıkesirli arkadaşın geniş zeytin bahçeleri vardı. O yeşil zeytin getirirdi. Ben siyah zeytine alışık olduğumdan, o zeytinlerden fazla yemezdim. O, bana,
-Sen ağzının tadını bilmiyorsun derdi.
Antalyalı arkadaş, gövdesiyle kocaman salkım muz getirirdi. Bir gün üç dört muzun yapışık olduğu saptan, muzları kopardıktan sonra, bıçakla, hani bizde lahananın sapını yontar yontar, ortasında kalan nazik kısmı yediğimiz olur ya, onun gibi arkadaş da muz sapını inceltti, inceltti lahana gibi orta narin kısmı kalınca, bıçakla sapı keser gibi yapıp,
-Muzun en lezzetli yeri burası, ister misiniz dedi. Ben hemen atıldım,
-Bana biraz ver dedim. Aldım ağzıma götürdüğüm sırada gülmeye başladı.
Meğer böyle bir şey yokmuş. Şaka olsun diye bu tuzak kurulurmuş. Benim gibi bir Malatyalı da lahana görmüşlüğünden olacak ki, bu tuzağa düşmüş.
Arkadaşın biri de, kendisinin bir şeylerini yıkarken, benim askıda duran güzel kravatımı da yıkamıştı.
Bir arkadaşlık durumu da anlatıp geçeyim.
Ayın son günü, akşamleyin lokantaya gitmek istiyoruz ama kimsenin cebinde para kalmamış.
Evde de yiyecek bir şey yoktu. Çaresizdik. Aklıma bir şey geldi söyledim. Dedim ki, çok defa gittiğimiz bir kendin pişir kendin ye, rahmetli Korkut Özal’ın deyimiyle, ‘Sen saaa pişir, sen saa ye’ lokantasına gidelim, karnımızı doyuralım, çıkarken de çok sevgi, saygı gördüğümüz, duyduğumuz lokantacı Ahmet Ustaya, ‘Ücreti yarın ödeyeceğiz’ deriz iş hallolur dedim. Herkesin aklına yattı. Öyle yaptık.
Bir defa biz o lokantadayken birinci şubenin sivil polisleri jiple gelip inmişler, siparişlerini vermişler çıkarken biri geri dönüp lokantacıya,
-Gardaş gözzünü yiyeyim, benimki, bişkin olsun demişti de, ben onun Malatyalı olduğuna kanaat getirmiştim.
Bu söylemden birkaç gün sonra da arkadaşlarla oturduğumuz kahveye aynı ekip gelip kimlik kontrolü yaparken, o ‘gözzünü yiyem’ diyen polis benim kimliğime bakıp,
-Ooo Malatyalısın demek. Neresindensin diye sorunca, Dilekliyim demem üzerinde de adını verdiği kişinin bacanağı olduğunu söylemiş ben de ona, lokantacıya söylediği o sözden dolayı Malatyalı olduğunu anladığımı söylemiştim.
Nerden nereye geldik.
Evet Beden Eğitimi Öğretmeni Türkel beyin, “Bugün Savcılığa gideceğim, tutuklanırsam abime haber ver deyip telefon numarasını verdiği gün, o değil Malatya’dan gelen talimat üzerine ben gözaltına alındım. Bir mart ayında gözaltına alındım, Rize’de, Malatya’da ve Elazığ’da.
Erzincan’da bulunan 2. Ordu Sıkıyönetim Komutanlığına bağlı Sıkıyönetim Mahkemesinin olduğu, işkencesiyle tanınmış, 1800 Evler denen semtteki askeri yerde kaldım. Kolluk soruşturması Yeşilyurt yolu üzerindeki Malatya Meyvecilik Müdürlüğünde yapıldı. Savcılık soruşturması ise Elazığ’da.
Kovuşturma yani yargılama aşamasına geçilmedi, çünkü Savcılık dava açmaya yetecek kanıt olmadığını gördü. Yazının buralarında avukat olduğum aklıma geldi…
Rize’de Türkel Bey’in subay abisine değil, benim, Giresun’da polis olan abime ev arkadaşlarım telefon yok, otobüsle gece gidip haber vermişlerdi gözaltımı.
İmam Hatip Lisesinde ders verdiğim sınıfın kapısı vurulmadan açılmış, çok sevdiğim müdür başyardımcısı arkadaş kapıdan,
-Hocam gelir misin diye çağırmış, ben kalkıp yanına giderken de,
-Hocam çantanızı da alın, çantanızı da alın demişti ki durum, bu gidişin sıradan olmadığına işaretti.
Çantamı alıp kapıya varınca da üç ‘sivili’ görmüş, birlikte müdür odasına gitmiştik.
Aşağıya inmiş, merdivenlerin önünde duran, beyaz Renoya binmiş, o bekar evimize gitmiştik.
-Hocam senin dolabın hangisi, orayı arayacağız demiş aramışlar, bazı fotoğraflar, tayin başvurusu için nikah kıydığımız, düğün yapmadığımız nişanlımdan gelen bazı mektuplar almışlar, orada dizili kitaplara bakıp,
-Bunlar ne diye sormuşlar,
-Dünya klasikleri demem üzerine de milliyetçi olmaktan mı, yoksa ‘,senin başına bunlar bu kitaplardan geliyor’ diyerek bana acımalarından mı olacak,
-Dünya klasikleri senin neyine demişler, evden çıkmadan önce de, insaflılarmış,
-Hocam üstünüze eşofman gibi bir şeyler alın bizde kalacaksınız demişlerdi.
Sonra şehrin dışındaki, denizin uzağındaki, o zaman belde, sonra ilçe olan Derepazarı Jandarma
Karakoluna götürüldüm, bir çanta gibi teslim edildim, biri,
-Verdim, diğeri,
-Aldım kabul ettim dedi! herkes işinin başına döndü. Orada bir hafta kadar kaldım herhalde.
Kapısı kilitli, penceresi demirli, iki ranzalı, çay bahçeleri manzaralı odada tektim. İki gün sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. Sınıf öğrencisi bir genç getirdiler. Çok kibar, beyefendi bir gençti.
Ev arkadaşlarımın getirdikleri portakal kabuklarından satranç taşları yaptık, satrancı öğretti ve satranç oynamaya başladık.
O satrancı, ben daha sonra, iki ilkokul öğrencisi, sonra ikisi de Ankara Hukuku bitiren iki kardeşime, daha sonra da biri Kardiyolog, biri avukat olan iki oğlumuza öğrettim.
Rize’den, otobüsle abim de yanımızda, sabah vakti Malatya’ya vardığımızda, Sıtmapınarı’ndaki o zamanki Şehirlerarası Otobüs Garajından, İnönü Caddesindeki bir lokantaya çorba içmeye gittik.
Gittim ki annem de orada. Demek ki abimle haberleşmişler.
Bana kazak, gömlek getirmiş. Kazağı verdi,
-Giy, giy, vururlarsa acımasın dedi. Parmağımdan nişan yüzüğümü aldı,
-Küfür falan ederler dedi.
Emniyet Müdürlüğüne gittik. Yazdılar. Çizdiler. Boyumu sordu biri.
-Bir yetmiş dedim.
-Git lan neresi bir yetmiş dedi. Kötü muamele burada başlıyor.
Odada tartı, ölçü aracı vardı. Ölçtü, doğruymuş dedi.
Demek sıkıntıdan insan küçülüyormuş.
Oradan kalktık, eski Devlet Hastanesine geldik.
Doktor beni muayene etti, soru sordu, otur kalk, kollarını aç kapa dedi ve sağlam olduğum raporu verdi ve burada polisten iş bitti, askeriyeye teslim edildim.
Askerlerce, ellerim kelepçeli, dışarıda bekleyen, mavi renkli, ford marka havacı minibüsüne bindirildim.
Bir asker geldi; gözlerimi sımsıkı bağladı; kafama bastırdı; koltuğun arasına soktu. Herhalde dışarıdan görünmesin, darbecilere halk tepkili olmasın diye bunu yapıyorlardı.
Minibüs hareket etti. Ben hep Elazığ yolundaki Askeri tesislere götürüldüğümü düşünüyordum.
Yarım saat kadar gittik. Bir yerde durduk.
İndim, kelepçeyi açtılar, gözüm bağlı, kolumdan tuttular, yürüdük.
Çevreden konuşma sesleri geliyordu. Durduk.
Ellerimi bir ağaca yasladılar.
-Başını yere eğ bekle dediler.
Çevremde sesler çoğaldı. Biri,
-Gençliğine yazık diyordu bana.
Sonra yürüdük. Merdivenlerden aşağı doğru üç beş basamak indik, bir kapıdan içeriye girdik.
Gözümü açtılar.
Yarı karanlık bir oda.
Masada bir asker oturuyor.
Duvarda bir jop. Dedi ki,
-Kurallara uymasan duvardakini görüyorsun diyerek jopu gösterdi.
Akşam yemeği vaktiymiş. Benimkini ayırmışlar. Yemeğimi yedim.
Oradan kalacağım büyük bir odaya götürdüler…