Çay, ülkemizde de en çok tüketilen içeceklerden biridir. Çayın vazgeçilmez olması, onun aynı zamanda sohbetlerin de ortağı olmasına bağlıdır.
…
6 Şubattan sonra Malatya çarşısında gezinirken bizim kuşağın ilk farkettiği şey ne oldu biliyor musunuz?
Sessizlik…
Oysa bir zamanlar bu sokakların kendine has bir sesi vardı:
Belki de bu ses yalnız bizim duyduğumuz bir sesti…
İnce belli bardakların porselen tabağa değen tınısı, kaynayan çaydanlığın küçük mekânı ısıtan buharı, “beş çay, biri açık!” diye seslenen garsonun davudi sesi…
Şimdi ise o seslerin yerini hatıraların içimizi acıtan derin acısı aldı.
…
Malatya’da çay ocağı demek sadece çay içilen bir mekân değildi.
Çay ocağı, buram buram samimiyet, rahatlık ve sıcaklık demekti.
Çay ocağı bizim nesil için bir kültürdü.
Malatya’nın nabzı çay ocaklarında atardı.
Sabahın erken saatlerinde esnaf kepenk açmadan açılırdı çay ocakları…
Şehrin uykusundan ağır ağır uyanırken, çay ocaklarının kepengi kaldırılır, tezgâhın üzerine dizili ince belli bardaklar birbirleriyle cilveleşerek uyanırlardı.
Esnaf ilk selamını orada verir, getirdiği kahvaltısını komşularıyla orada paylaşırdı. Gece vardiyasından çıkan işçiler, okula gitmeden önce simidini çayına katık yapan öğrenciler…
Zengin, fakir ayrımı olmadan…
Hepsi aynı tezgâhın önünde bir anlığına eşitlenirdi.
Şimdiki kafelerde olduğu gibi “dışarıdan yiyecek getirmek yasaktır” diye uyarı yapılmazdı.
Bir köşede emekliler gazeteyi paylaşır, diğer tarafta gençler hayallerini konuşurdu. Türkiye ekonomisi, belediye hizmetleri, futbol, siyaset, ah ulan kalleş İsrail ve Amerika
Hepsi iki bardak çay arasında çözüme kavuşur, Türkiye kurtarılırdı!
Bir bardak çayın dumanında dostluklar demlenir, dertler biraz olsun hafiflerdi. Kimin canının sıkkın olduğunu, kimin borcunu henüz ödeyemediğini çaycı bilir ama hiçbirini dile getirmez, sadece bardakları doldururdu. Çünkü çok iyi bilirdi ki bazı insanlar sözle değil, sıcak bir çayla teselli edilirdi.
Gün battığında çay ocağının kepengi inerken içeride hâlâ sıcaklık kalırdı. Bardaklar yıkanır, ocak söner, ama o gün orada anlatılan hikâyeler, kahkahalar, küçük dertler… Hepsi duvarlara sinerdi.
Deprem o küçük sıcacık mekânları da aldı bizden.
O dar kapıları, duvarlara asılmış sararmış takvimleri, posterleri, sobanın etrafında toplanan insanları…
Belki de en çok, o mekânların içindeki sıcaklığı götürdü.
Bizim için çay ocakları sadece salaş mekanlar değildi; insanların birbirine dokunduğu, birbiriyle hasret giderdiği, muhabbetin, sohbetin dibine vurulduğu, iki lafın belinin kırıldığı küçük dünyalardı.
Şimdi Malatya’da çay içmek isteyen bizim kuşaktan birileri, aslında biraz da geçmişini mi arıyor acaba?
O eski tabureyi, o tanıdık “hoş geldin” sesini, o eski simaları, çayın ilk yudumunda gelen o dostluk hissini…
Bence arıyor…
Arıyor aramasına da!
Bulabiliyor mu?
…
Bir cinayete kurban giden! ve taammüden! yıktırılan Şirket hanın avlusunda, Arnavut kaldırımlar üzerine koyduğumuz kürsülerde, çaycı Bıyıklı Hasan’ın demlediği tavşan kanı çayları, garson Kazım’ın ellerinden içerken ettiğimiz sohbeti, muhabbeti ve dostlukları hatırlatması dileğiyle...
Selam olsun Malatya’mın çay ocaklarına gereken değeri veren güzel insanlarına...