Malatya’da bir özel okulda yaşanan ve bir öğretmene yönelik şiddet iddiasıyla gündeme gelen olay, sadece yerel değil ulusal ölçekte de geniş yankı uyandırdı. Olayın merkezinde yer alan isimlerden, Esenlik A.Ş. eski Genel Müdürü Veysel Tay, günler süren sessizliğin ardından yaptığı açıklamayla tartışmanın seyrini farklı bir noktaya taşıdı.
Tay’ın açıklamasında en dikkat çeken unsur, olayın bir “algı operasyonu” olarak nitelendirilmesi oldu. Kamuoyunda oluşan tepkinin, yaşanan olayın kendisinden çok daha geniş bir zemine çekildiğini savunuyor. Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’de artık herhangi bir kriz, gerçekten yaşandığı gibi mi tartışılıyor, yoksa hızla kamplara bölünmüş bir algı savaşına mı dönüşüyor?
Hiç şüphesiz ortada hassas bir durum var. Bir eğitim kurumunda yaşandığı iddia edilen şiddet olayı, hele ki bir çocuğu da ilgilendiriyorsa, toplumun refleks göstermesi son derece doğal. Ancak bu refleksin, olayın özünü gölgeleyip gölgelemediği de ayrı bir tartışma konusu. Tay’ın “en büyük mağdur küçük yaştaki kızım” vurgusu da bu hassasiyetin farklı bir boyutuna işaret ediyor.
Öte yandan Tay’ın savunmasının önemli bir kısmı, görev süresince yaptığı icraatlara ayrılmış durumda. Esenlik A.Ş. bünyesinde mali disiplin sağlandığını, giderlerin kontrol altına alındığını ve şirketin ciddi bir büyüme yakaladığını belirtiyor. Rakamlarla desteklenen bu iddialar, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verilebilirlik açısından elbette önemlidir. Ancak burada da kritik soru şu: Başarı iddiaları, yaşanan olayın yarattığı toplumsal hassasiyeti ne ölçüde dengeleyebilir?
Bir başka dikkat çeken nokta ise Tay’ın istifa kararı. Bu karar, bir geri adım mı yoksa daha güçlü bir savunma stratejisinin başlangıcı mı? Kendi ifadelerine bakılırsa ikinci ihtimal daha ağır basıyor. “Artık susmayacağım” vurgusu, sürecin sadece bir idari değişiklikle kapanmayacağını, aksine hukuki ve kamuoyu boyutunda devam edeceğini gösteriyor.
Burada medyaya da önemli bir sorumluluk düşüyor. Tay’ın açıklamasında “basın görüntüsü altında tetikçilik yapan odaklar” ifadesi sert bir eleştiri olarak öne çıkıyor. Bu eleştiri haklı da olabilir, haksız da. Ancak kesin olan bir şey var: Böylesi hassas olaylarda medya, ne yargı dağıtan bir makam ne de algı üretim merkezi olmalı. Gerçeklerin peşinde, soğukkanlı ve dengeli bir duruş sergilemek zorunda.
Sonuç olarak, Malatya’daki bu olay bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Türkiye’de bir olayın kendisi kadar, o olayın nasıl anlatıldığı da belirleyici oluyor. Gerçekler, çoğu zaman algıların gölgesinde kalabiliyor.
Şimdi yapılması gereken ise çok net: Duygularla değil, delillerle konuşmak. Tarafların değil, gerçeğin yanında durmak. Ve en önemlisi, bu tartışmanın merkezinde yer alan çocukların ve eğitim ortamlarının zarar görmesini engellemek.
Çünkü bazı konular vardır ki; siyaset üstüdür, tartışma üstüdür. Eğitim ve çocuklar da bunların en başında gelir.