ŞİİRLE BAŞLAYAN KIRILMA: TARİHİN DÖNÜM NOKTASI

Adam ne güzel şiir okuyordu:

Minareler süngü

Kubbeler Miğfer

Camiler kışlamız

Müminler asker

Ne bu şiiri okuduğunda Türkiye’nin son 25 yılı ile ilgili yönetim şekli ve eski vesayetçinin vesayetçi rejimin kaldırılışına ilişkin bir çizim ortaya çıktı. Yani artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bir aslan çıktı bu şiiri okudu, aslanı bir kısım vesayetçi insanlar kafese kapattı. Haksız yere kafese kapatıp bir yıllık boşu boşuna verilmiş bir ceza… Ancak onlar düşünmediler ki o tarihten sonra artık Türkiye eski Türkiye olmayacaktı. Ve artık bu hareketten sonra Türk milleti kendi kaderi üzerinde belirleyici bir rol oynayacak ve sonrasında artık şimdi Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yolunu hiç kimse kesemeyecekti.

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” atasözümüzü hatırlarsak, okullarda ders kitaplarında okutulan ve Ziya Paşa’ya ait olan bu şiiri okudu diye bir insanın geleceği karartılmıştı ve deniyordu ki artık muhtar bile olamaz! Ama onların hesaplamadığı bir şey vardı: Yüce Allah’ın adaleti. Çünkü Allah isterse her şey olur. “Ol” der ve olur. Ve Allahu Teala‘nın mazlumun hakkını kimseye yedirmeyeceği ortadaydı. Bu kişilerin, Recep Tayyip Erdoğan’ın geleceğini kararttıklarına dair sevinç naraları kursaklarında kaldı. Esenyurt Recep Tayyip Erdoğan o tarihten bu tarihe Türkiye’nin her şeyinde aktif ve belirleyici rol aldı.

VESAYET REJİMİNİN ÇÖKÜŞÜ: KAFESTEKİ ASLANIN UYANIŞI

1997 yılında Siirt’te bir mitingde okunan bir şiir vardı. Ziya Paşa’nın mısralarıydı:

“Minareler süngü, kubbeler miğfer,

Camiler kışlamız, müminler asker…”

Bu dizeler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 312. maddesi gerekçe gösterilerek dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamasıyla 10 ay hapis cezası getirdi. Oysa ortada ne bir isyan vardı, ne bir kargaşa. Sadece tarihî bir metnin, şiirin seslendirilmesi vardı. Ancak o dönem hâlâ vesayet düzeni egemenliğini koruyordu ve bu düzen, milletin değerleriyle barışık hiçbir sesi kabul etmiyordu.

Yargı kararları, kamuoyu baskısıyla değil, ideolojik tortularla şekilleniyordu. Erdoğan’ın belediye başkanlığı düşürüldü. Karar kesinleşince 26 Mart 1999’da Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. Bu, bir siyasi linçti; çünkü açıkça hedef alınan şey şahıs değil, temsil ettiği değerlerdi. Ancak onlar bir şeyi hesaba katmamıştı: Bu milletin vicdanında mahkûm ettikleri kişi aslında yüreklerde serbestti.

YARGI, YASA VE VİCDAN ÜÇGENİNDE ADALETİN TECELLİSİ

Cezaevi, birçokları için bir sondu ama Recep Tayyip Erdoğan için bir başlangıç oldu. Çünkü aslında o gün millet de susturulmak istenmişti. Ancak ne bu şiiri, ne bu cezayı ne de Erdoğan’ın duruşunu unutan oldu.

Cezaevinden çıktıktan sonra Erdoğan, yeni bir siyasal oluşumun temellerini attı: Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), 14 Ağustos 2001’de kuruldu. Kuruluşunda “Yasaklarla, yolsuzlukla ve yoksullukla mücadele” sözü veriliyordu. Bu, sadece bir siyasal proje değil, aynı zamanda vesayetle hesaplaşmanın manifestosuydu.

Ancak engeller yine bitmedi. 2002 Genel Seçimleri’nde AK Parti yüzde 34 oyla birinci parti çıktı. Fakat Erdoğan, daha önce aldığı ceza nedeniyle milletvekili olamıyordu. Bu, hukuki değil, siyasi bir engeldi. Fakat halk iradesi baskıya boyun eğmedi. Dönemin Başbakanı Abdullah Gül oldu ve hemen ardından anayasal düzenlemelerle Erdoğan’ın önünü açacak hamle yapıldı.

HUKUKİ AŞAMALAR VE VESAYETİN YIKILIŞI

Recep Tayyip Erdoğan’a verilen cezanın hukuki dayanağı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (eski 765 sayılı TCK) 312. maddesiydi. Bu madde, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmeyi suç sayıyor ve cezalandırıyordu. Ancak zamanın ruhu ve yorum biçimi bu maddeyi keyfi bir baskı aracı hâline getirmişti.

Yargıtay’ın kararıyla bu ceza onandı ve Erdoğan siyasi yasaklı hâline geldi. Ancak Anayasa’nın 76. maddesinde ve Seçim Kanunu’nda yapılan değişikliklerle milletvekili olma yolu yeniden açıldı. 2003 yılında Siirt’te yapılan ara seçimle Erdoğan meclise girdi ve kısa süre sonra Başbakan oldu. Bu süreçte alınan kararlar, siyasete müdahale eden vesayet yapısının artık halk karşısında direnemeyeceğinin göstergesiydi.

SANDIKTA TECELLİ EDEN MİLLET İRADESİ: SEÇİM ZAFERLERİ

2002: AK Parti yüzde 34 oyla tek başına iktidar oldu. Erdoğan yasaklıydı ama halk sabırlıydı.

2003: Siirt ara seçimiyle Erdoğan meclise girdi ve Başbakan oldu.

2007: Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi yaşandı. E-muhtıra verildi. Millet cevap verdi: AK Parti yüzde 46 oy aldı.

2010: Anayasa referandumuyla yargıdaki vesayet yapıları geriletildi.

2011: AK Parti yüzde 50 oy aldı. Erdoğan’a olan güven doruğa çıktı.

2014: Erdoğan, halk oyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu.

2017: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi referandumu kazanıldı. Parlamenter sistem sona erdi.

2018: Yeni sistemle seçilen ilk Cumhurbaşkanı yine Erdoğan oldu.

2023: Vesayetin tüm izleri silinmişti. Erdoğan bir kez daha milletin iradesiyle seçildi.

Her seçim, milletin vesayete attığı bir tokattı. Her sandık, kafesteki aslanın bir adım daha ileri yürüyüşüydü.

ALLAH’IN HİKMETİ, MİLLETİN AZMİ: BİR DAVANIN KADERİ

Bu süreç sadece bir siyasi liderin hikâyesi değil; Allah’ın hikmetini gösterdiği bir milletin yeniden dirilişidir. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.” Bu atasözünün tecellisini birebir yaşadık. Mazlum görünen ama aslında milletin özü olan bir adam, tüm barikatlara rağmen yürüdü.

Allah, zulme rıza göstermez. Erdoğan’ın önüne çıkarılan tüm engeller birer birer kalktı. Çünkü O’nun yürüyüşünde milletin duası vardı. O’nun davasında sadece koltuk değil, hak ve hakikat vardı. Allah, hakkı temsil edenleri muhafaza etti. Bu dava, sadece siyasi bir başarı değil, ilahi bir planın yürüyüşüdür.

Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında tecelli eden bu dava, tarihte “bir adam şiir okudu diye mahkûm edildi ama sonra bir millet özgürlüğüne kavuştu” diye yazılacaktır.

ASLAN ARTIK UYANDI, GERİ DÖNÜŞ YOK

Bir şiirle başlayan, bir hapis cezasıyla derinleştirilen bu siyasal süreç, aslında Türkiye’nin 80 yıllık vesayet gömleğini yırtmasının başlangıç noktasıydı. Erdoğan şahsında milletin değerleri yargılanmış, susturulmak istenmişti. Ancak tam da bu noktada devreye Allah’ın hikmeti ve milletin feraseti girdi. Çünkü kader çizgisini sadece mahkeme kararları ya da medya manşetleri değil; hakikate iman eden bir milletin duası ve yürüyüşü belirler. Erdoğan’a “muhtar bile olamaz” diyenler, onun milletin gönlündeki yerini hesaplayamadılar. Bir lider susturulmak istenirken, milyonların yüreğinde diriliş çağrısı yankılandı.

Bu süreçte sadece siyasi bir figür değil, bir medeniyetin ruhu ayağa kalktı. Camileri kışla, minareleri süngü, müminleri asker olarak gören anlayışın özü, bu milletin tarihî kodlarıydı. Ancak bu kodlar, yıllarca laikçi ve ideolojik vesayet tarafından bastırılmış, hor görülmüş, ötekileştirilmişti. Erdoğan, sadece bu şiiri okuyarak değil, temsil ettiği ruhla, bu bastırılmış kimliğe can verdi. Cezaevine girerken üzerine kapatılan demir kapılar, aslında vesayetin kendi sonunu mühürleyen son darbeleriydi. Çünkü millet, kendi içinden çıkan bir lidere sahip çıkma iradesini gösterdi ve sandıkla, oyla, irfanla bu kapıları bir daha kapanmamak üzere kırdı.

Geldiğimiz noktada Erdoğan’ın ortaya koyduğu mücadele sadece kendi şahsi davası değil, tüm mazlum coğrafyaların umudu olmuştur. Afrika’dan Filistin’e, Orta Doğu’dan Türk dünyasına kadar Erdoğan ismi artık bir cesaretin, dik duruşun, emperyalizme ve vesayete karşı diklenmeden dik durmanın adı oldu. Türkiye’de başlayan bu siyasal dönüşüm, sadece iç politika ile sınırlı kalmamış; yeni bir dış politika vizyonu ve bölgesel aktörlük iddiasını da beraberinde getirmiştir. Erdoğan’ın şahsında ortaya çıkan liderlik modeli, “vesayetle mücadele eden halkçı lider” modelinin çağdaş dünyadaki örneklerinden biri olarak literatüre geçmiştir. Ve tüm bunların başlangıcında yer alan şiir, tarihe sadece edebi bir metin değil, siyasi bir manifestonun başlangıcı olarak kazınmıştır.

Bugün Türkiye, 1999’un Türkiye’si değildir. Artık karar verici milletin ta kendisidir. Ne Anayasa Mahkemesi kararları ne medya algısı ne de bürokratik oligarşi milletin iradesinin önüne geçemez. “Aslan artık uyandı” ifadesi, bir mecaz değil, bu ülkenin siyasi hafızasına kazınmış gerçek bir diriliş cümlesidir. Geri dönüş yoktur, çünkü artık halkın susturulmasına, değerlerinin aşağılanmasına ve kendi iradesinin yok sayılmasına izin verilmeyecektir. Bu dava, Allah’ın inayetiyle, milletin duasıyla ve liderin kararlılığıyla yürüyor. Ve bu yürüyüş artık sadece bir adamın değil, bir milletin kaderini kendi elleriyle yazma yürüyüşüdür.

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“Zulümle abad olanın sonu berbad olur; mazlumun duasıyla yükselenin önünde dağlar eğilir.”

BU AZİZ MİLLETE SONSUZ SAYGI VE HÜRMETLERİMLE…