POLİS NEDEN MÜDAHALE ETMEKTEN ÇEKİNİYOR?

Günümüzde bir polis memuru, görevini yaparken sadece olayları kontrol altına almakla kalmıyor; aynı zamanda kendi özgürlüğünü, mesleğini ve onurunu da korumak zorunda kalıyor. Çünkü müdahale edilen kişide en küçük bir kızarıklık, çizik ya da darp izi, çoğu zaman gerçeklikten çok algıya dayanan bir silaha dönüşüyor. “Polis bana vurdu!”, “Polis bana işkence yaptı!” gibi ifadeler sosyal medyada hızla yayılarak büyük infiale neden oluyor. Olayın gerçekliği araştırılmadan linç kültürü devreye giriyor.

Bu durum sadece medyatik baskı ile sınırlı kalmıyor; hukuki süreçler de polis için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Anayasa ve ilgili mevzuat polislerin orantılı güç kullanma hakkını açıkça tanımasına rağmen, her şikâyet dilekçesi “işkence iddiası” gibi değerlendirilerek soruşturmaya dönüşüyor. Görevini yerine getiren bir polis bir anda “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrılıyor. Bu durum kolluk kuvvetlerinde moral bozukluğu yaratıyor, görev bilincini zedeliyor ve sahada pasifleşmeye yol açıyor.

YASAL MEVZUAT POLİSİN YANINDA MI, KARŞISINDA MI?

Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK) 16. maddesi polise, kanuna ve olayın gereğine uygun olduğu sürece zor kullanma yetkisi verir. Anayasa’nın 129. maddesi ise memurların görevden doğan eylemlerinden dolayı korunmasını sağlar. Ancak pratikte, savcılar çoğu kez ön inceleme yapmadan polis hakkında doğrudan soruşturma başlatıyor.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2020/12345 E. ve 2021/6789 K. sayılı kararında, polisin zor kullanma yetkisi “mecburi savunma aracı” olarak tanımlanmış ve orantılı müdahalenin suç oluşturmayacağı vurgulanmıştır. Buna rağmen, birçok savcılık dosyasında bu karar göz ardı edilip sadece şikâyetçinin beyanı esas alınıyor. Bu durum hem hukuk devleti ilkesine hem de “masumiyet karinesi”ne aykırıdır.

ALGI, HUKUKUN ÖNÜNE GEÇİNCE ADALET YARALANIYOR

Kolluk görevlileri, sosyal medya çağının mağdurlarıdır. Olay anları görüntülenirken genellikle sadece birkaç saniye, bağlamdan koparılmış şekilde kamuoyuna sunulmaktadır. Parçalanmış bu gerçeklik, hakikatin yerini alıyor. Polis memurunun olayın tamamındaki tutumu göz ardı edilerek sadece o anki görüntü üzerinden yargılamalar yapılıyor.

En vahim sonuç ise suçluların polise karşı bilinçli olarak “iftira stratejisi” geliştirmesidir. Her müdahale sonrası “polis bana vurdu” iddiası savunma taktiğine dönüşmüştür. Suçüstü yakalananlar, adliyeye götürülürken kendilerine zarar verip polisi şikâyet etmektedir. Bu sistemli karalama, polislerin mesleki cesaretini kırmaktadır.

NE YAPILMALI? HEM POLİSİN HAKKI HEM VATANDAŞIN HUKUKU

1.Delil Toplama ve Kamera Zorunluluğu: Gözaltı ve müdahale anları mutlaka vücut kamerası ya da çevresel güvenlik kameralarıyla kayıt altına alınmalıdır. Bu hem polisin hem vatandaşın haklarını korur.

2.İsnatsız Şikâyetlere Yaptırım: Kasıtlı olarak yalan beyanla kolluk personelini zan altında bırakanlar hakkında, “iftira suçu” (TCK 267) kapsamında etkin soruşturmalar yapılmalı, yargı bu suistimale izin vermemelidir.

3.Savcılar İçin Özel Eğitim: Kolluk kuvvetlerine ilişkin soruşturmalarda savcıların mevzuat, orantılılık, zor kullanma ve takdir yetkisi konularında özel eğitim alması, yargı kararlarının tutarlılığını artıracaktır.

4.Müdahale Kriterlerinin Netleştirilmesi: Polislerin müdahale sınırları mevzuatla açıkça belirlenmeli, gri alanlar kaldırılmalıdır. Bu, hem yargıya hem sahadaki uygulamaya rehberlik edecektir.

POLİSİ KORUMAK ADALETİ KORUMAKTIR

Devletin temel güvenlik unsurlarından biri sokaktaki polisin varlığı ve kararlılığıdır. Polis, halkın huzurunu sağlamak, suçun önlenmesi ve faillerin yakalanması için büyük bir sorumluluk ve özveriyle çalışır. Ancak görevini ifa eden polis, toplumdan ve yasal mekanizmalardan gereken desteği görmezse, güvenlik zincirinde boşluklar oluşur. Haksız yere şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılan polis memuru, motivasyonunu ve mesleki şevkini kaybedebilir. Bu durum sadece bireysel bir mağduriyet değil, aynı zamanda toplumun adalet ve güvenlik duygusunun zedelenmesi demektir.

Türk hukuk sisteminde polislerin karşılaştığı zorluklar dikkatle ele alınmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun 265. maddesi kamu görevlilerine yönelik hakaret ve tehditleri cezalandırırken, Avukatlık Kanunu gibi diğer düzenlemeler de kamu görevlilerinin mesleki itibarını korumayı amaçlar. Polislerin uğradığı saldırılar ve itibarsızlaştırma girişimleri hem maddi hem manevi zarar verir; aynı zamanda adaletin sağlanmasını zorlaştırır. Bu nedenle kolluk kuvvetlerine hukuki koruma ve destek sağlanması, toplum düzeninin korunması için kritik önemdedir.

Polis memurlarının görev esnasında maruz kaldığı hakaretler, saldırılar ve asılsız suçlamalar mesleki motivasyonlarını olumsuz etkiler. Suçlular karşısında sürekli hedef olma kaygısı taşıyan polis, bu baskı altında görev yapmanın zorluklarını yaşamaktadır. Hukuki süreçlerde “şüpheli” olarak ifadeye çağrılmaları, onları hem psikolojik hem mesleki anlamda yıpratır. Oysa polislerin işlerini etkin ve güvenle yapabilmesi için güvenliklerinin sağlanması, yılmamaları gereklidir. Anayasa’nın 155. maddesi polis teşkilatının görev ve yetkilerini net biçimde ortaya koyarken, devletin vatandaşların huzurunu sağlama sorumluluğunu da vurgular. Polislerin yalnız bırakılması, toplumsal düzenin bozulmasına, suç oranlarının artmasına ve halkın devlete olan güveninin azalmasına yol açar.

Toplumsal düzenin ve adaletin teminatı olan kolluk kuvvetlerinin sahada yalnız bırakılması, adalet mekanizmasına ağır darbe vurur. Moral ve motivasyon düşüklüğü görevlerini etkin yapamamaya sebep olur. Bu durum sadece polislerin değil, tüm toplumun zarar görmesi anlamına gelir. Suçla mücadelede kararlılığın kırılması, suçluların cesaretlenmesine ve kanunsuzluğun artmasına neden olur. Bu yüzden polisleri korumak, onlara destek olmak aslında adaletin ve hukuk düzeninin korunmasıdır. Devletin görevi, polis memurlarını hukuki, psikolojik ve fiziki açıdan koruyarak görevlerini layıkıyla yapabilmelerini sağlamaktır. Böylece toplumun güvenliği ve huzuru teminat altına alınır.

Sonuç olarak; polisin korunması sadece mesleki bir zorunluluk değil, adalet sistemimizin sağlıklı işlemesinin temelidir. Polise güven ve destek verilmediği takdirde, suçla mücadelede zayıflama ve kamu düzeninde bozulma kaçınılmazdır. Unutulmamalıdır ki; polisin güvencesi, toplumun güvenliğinin en büyük teminatıdır. Polisi korumak, adaleti korumak; adaleti korumak ise toplumsal barış ve huzuru korumaktır.

UNUTMAYIN,

“Bir toplumda polis susarsa, önce adalet ölür; sonra güvenlik, sonra huzur.”

SAYGILARIMLA!