İSLAM DÜNYASININ SUSKUNLUĞU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU
Yüzyıllık bir aldanışın, ümmetin suskunluğunun ve milletin köklerinden koparılışının bedelini bugün sadece biz değil; Kudüs, Gazze ve tüm mazlum coğrafyalar ödüyor. Çünkü geçmişte atılmayan her adım, bugün biz Müslümanların üzerine yağan bombaya, dökülen kana dönüşüyor. Bu yazı; inkâr edilen bir medeniyetin, susturulan bir vicdanın ve göz ardı edilen bir sorumluluğun acı bilançosunu ortaya koymaktadır.
HEYKEL DİKEREK GEÇİRİLEN YILLAR VE KAYIP NESİLLER
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” söylemiyle, Batı’nın şekli taklit edildi; ancak ruhu göz ardı edildi. Medeniyetimizin kökleri inkâr edildi, kendi tarihinden utanır hâle getirilen bir nesil üretildi. Bu dönemde fabrikalar değil, heykeller yükseldi. Üreten değil tüketen, düşünen değil tekrarlayan, bağımsız değil bağımlı bir zihin inşa edildi. Uçak üreten, silah tasarlayan, araba geliştiren öncü mühendisler ya cezalandırıldı ya da susturuldu. Yerli kalkınmanın temelleri kasıtlı olarak dinamitledi.
Türkiye’nin kendi uçağını yapan Nuri Demirağ, göklerde Türk izini sürmeye niyetlenmişti. Ama ne yazık ki onun uçak fabrikası, 1944 yılında “devlete lüzum yok” denilerek kapatıldı. Aynı şekilde Vecihi Hürkuş gibi millî teknoloji öncüleri, türlü bürokratik engellerle durduruldu. Halbuki bu isimlerin önü açılsaydı, bugün savunma sanayisinde sadece SİHA ve İHA’larla değil; nükleer teknolojiden uzay savunmasına kadar birçok alanda dünya liginde olurduk. İsrail’in şu an bölgeyi tehdit eden teknolojik üstünlüğü, belki Türkiye’nin daha 1970’lerde yakaladığı seviye olurdu.
Bu sürecin en dramatik yanı, sadece teknolojik değil; zihinsel bir sömürgeleşmenin yaşanmasıdır. Çocuklarına geçmişini unutturan, geleceğe yön veremez. Bu milletin hafızası, ideolojik operasyonlarla silinmeye çalışıldı. Medeniyetimizin büyük isimleri unutturuldu, onların yerine Batı’nın değerleri kutsallaştırıldı. Böyle bir ortamda ne direnişçi ruh gelişir, ne de mazlumun gözyaşına derman olacak bir bilinç.
Bugün geldiğimiz noktada, 80 yıllık bu yönsüzlüğün ve bilinçsizliğin bedelini yalnızca biz değil, ümmet ödüyor. Çünkü Türkiye, sadece bir ülke değildir; o, ümmetin umududur. İşte bu yüzden Türkiye’nin yeniden kendi ruh köklerine dönmesi, sadece kendisi için değil, mazlum coğrafyalar için de bir zorunluluktur.
KINIYORUZ AMA SADECE KELİMELERLE
İslam dünyasının büyük kısmı sadece kınamakla yetiniyor. Kimi ülkeler, “Filistin halkının yanındayız” derken aynı anda İsrail’le milyar dolarlık ticaret anlaşmaları imzalıyor. Kimi ülkeler, bir yandan Gazze’deki vahşeti lanetlerken öte yandan Batı’nın baskılarına karşı boyun eğiyor. Bu bir acizlik değil; bilerek yapılan bir ihanettir. Ümmetin yüreğine saplanan hançerin sapı çoğu zaman kendi ellerimizde duruyor.
Filistin’e yardım elini uzatması gerekenler, ya korkaklık içinde ya da Batı’nın politikasıyla paralel hareket ediyor. Arap Ligi’nin toplantıları göstermelik oluyor, somut bir adım atılmıyor. Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler sessizliği tercih ederken, Katar’ın sınırlı çabaları yalnız kalıyor. Bu tablo bize gösteriyor ki, ümmetin sorunlarına çözüm, artık sadece sözde değil özde irade gerektiriyor.
Kudüs bizim ilk kıblemizdir. O toprakların çilesi bizim tarihimizin çığlığıdır. Ama İslam dünyası, birlik yerine ayrılığı; mücadele yerine korkuyu seçtiği sürece, İsrail ve benzeri güçler, bu parçalanmışlıktan beslenmeye devam edecek. İsrail’in kudurmuş gibi etrafa saldırmasının nedeni, bu sessizliktir; bu dağınıklıktır; bu stratejik boşluktur. Bu boşluğu Türkiye dışında dolduracak kimse kalmamıştır.
Kınamak, artık yetmiyor. Çünkü söz, fiilin yerini tutamaz. Çünkü masum bir çocuğun cansız bedenine “üzgünüz” demek, onu diriltmiyor. Biz artık sadece kalbimizle değil, aklımızla, irademizle ve gücümüzle bu zulme karşı durmak zorundayız.
İSRAİL’İN İRAN’A SALDIRISI VE MEZHEPÇİLİĞİN BEDELİ
Son günlerde İsrail’in İran’a doğrudan ya da dolaylı saldırı ihtimalleri yeniden dünya gündemini meşgul ederken, İran’ın İslam dünyasındaki kaypak duruşu, bu saldırıların sadece bir jeopolitik kriz değil; bir ideolojik çöküşün sonucu olduğunu da gösteriyor. İran yıllardır kendini İslam ümmetinin savunucusu gibi pazarlarken, gerçekte yalnızca Şiilik eksenli bir yayılmacı anlayışı benimsemiş, ümmetin bütününe değil sadece kendi mezhebine hizmet etmeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşım ise sadece dış politikada değil, Filistin gibi temel davalarda da samimiyetini sorgulatmaktadır.
İran’ın, Amerika ve İsrail’e karşı yüksek perdeden konuştuğu ancak perde arkasında pazarlıklar yaptığı çok kez ifşa olmuştur. Suriye’de yüz binlerce Sünni Müslüman’ın ölümüne neden olan Esed rejimini desteklemesi, Yemen’de mezhep üzerinden yürüttüğü vekâlet savaşları ve Irak’ta halkı bölerek mezhep temelli bir kutuplaşma üretmesi, İran’ın ümmet içinde birleştirici değil; ayrıştırıcı bir aktör olduğunu göstermektedir. Bu tutum, bugün İran’a yönelen İsrail tehdidini kimsenin gerçek manada sahiplenememesinin de temel sebebidir. Çünkü ümmet, samimiyetsizliği çoktan fark etmiş ve güvenini yitirmiştir.
Bugün İsrail’in İran’a saldırması, sadece bir devletin nükleer programına karşı alınmış bir önlem değildir. Aynı zamanda bu saldırı, mezhepçi politikanın ümmet nezdinde nasıl bir yalnızlığa yol açtığının da göstergesidir. Çünkü İran, bugüne kadar kendi dışında kalan hiçbir Müslümanı “kardeşi” olarak görmemiştir. Şiiliği merkez alarak geliştirdiği politikalar, ümmet bilincini değil; hizipleşmeyi körüklemiştir. Bu nedenle bugün bir saldırı karşısında ne ümmetin kalbi İran için atmaktadır ne de sokaklarda ciddi bir tepki yükselmektedir.
İran’ın bu anlayışı devam ettikçe, ümmet içinde yalnızlaşmaya ve hedef olmaya devam edecektir. Çünkü mezhep, iman kardeşliğinin önüne geçtiğinde, düşmanlık içeriden başlar. İran, Şii olmayan Müslümanları küçümseyerek, dışlayarak değil; kardeş bilerek, saygı göstererek ortak bir bilinç inşa etmedikçe bu coğrafyada hiçbir davası ümmetin ortak davası olamaz. Dolayısıyla İsrail’in tehdidi sadece silahla değil; İran’ın kendi hatalarının bir yansıması olarak da okunmalıdır.
BİZ TÜRKİYE’YİZ, BİZ ÜMMETİN HAYALİYİZ
Türkiye, son yıllarda attığı adımlarla sadece kendi sınırları içinde değil, tüm ümmet coğrafyasında umut olmuştur. Suriye’de mazlumlara açılan kapılar, Libya’da verilen destek, Karabağ’da gösterilen kararlılık, sadece bir dış politika tercihi değil; bir tarihî sorumluluğun yerine getirilmesidir. Çünkü Türkiye, coğrafyası gereği değil; tarihi ve inancı gereği bu misyonu taşımaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” çıkışı, Batı merkezli düzenin karşısına ümmetin vicdanını koymuştur. Bu duruş, sadece siyasi bir söylem değil, bir medeniyet iddiasıdır. İşte bu yüzden Türkiye’nin attığı her adım, Batı’yı rahatsız etmekte, İsrail’i panikletmektedir. Çünkü biliyorlar ki, ayağa kalkan bir Türkiye, sadece Anadolu’da değil, Gazze’de, Arakan’da, Somali’de de ayağa kalkacak bir ümmet demektir.
Bu bilinçle hareket ettiğimiz sürece, Türkiye’nin gücü sadece ordusundan değil, adaletle yönettiği diplomatik ağı, vicdanla kurduğu ittifaklar ve hak eksenli politikalarından gelir. Bizim gücümüz, sömürenlerden değil; direnenlerden yanadır. Bu yüzden Türkiye, sadece bir ülke değil; mazlumların sığınağı, ümmetin ana yurdudur.
Bu mirası taşıyacak olan genç nesillere tarihî bir misyon düşmektedir. Okullarda sadece Batı’nın tarihi değil; Endülüs’ün, Selahaddin Eyyubi’nin, Fatih Sultan Mehmet’in ve Gazze’nin tarihi anlatılmalıdır. Çünkü biz bir millet değil, bir ümmetin taşıyıcısıyız. Ve bu ümmetin yükü, sadece dua ile değil, bilinçli eylemle taşınabilir.
TÜRKİYE BU AŞAMADA NE YAPABİLİR?
Türkiye, bugün Gazze için en net tavrı sergileyen ülkelerin başında geliyor. Ancak daha fazlası mümkün ve gereklidir. Öncelikle diplomatik baskıyı artırmalı, İsrail’le olan tüm ticaret kanalları askıya alınmalı, bu adım hem iç kamuoyuna hem de ümmete güçlü bir mesaj olur. İkincisi, insani yardımlar sadece gıda ile değil, eğitim, sağlık, barınma gibi stratejik alanlara da yayılmalıdır.
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın gerçek bir fonksiyon kazanması için Türkiye öncülük etmeli, bu kurumsal yapının sadece toplantı yapan değil, sahada çözüm üreten bir güce dönüşmesini sağlamalıdır. Türkiye’nin bu konuda liderlik etmesi, Arap dünyasında da taşları yerinden oynatacaktır.
Ayrıca medya ve kültür alanlarında da güçlü kampanyalar yürütülmeli, Gazze’nin sesi dünyaya duyurulmalıdır. TRT, Anadolu Ajansı ve diğer kanallar üzerinden sistematik bir uluslararası bilinç oluşturulabilir. Çünkü günümüzde savaşlar sadece silahla değil; bilgi ve algı üzerinden de yürütülmektedir.
En önemlisi, Türkiye bu süreçte içeride de birlik ve dirlik içerisinde olmalı, siyasi kutuplaşmalar bir kenara bırakılarak “ümmetin lider ülkesi” olmanın sorumluluğu hissedilmelidir. Bu bir parti meselesi değil, bir medeniyet meselesidir.
TÜRKİYE’DEN BAŞKA KİM BU DÜNYAYA YARDIM EDEBİLİR?
Açıkça söylemek gerekirse; İslam dünyasında Türkiye dışında ümmete yön verebilecek bir lider ülke kalmamıştır. Arap dünyası ya Batı’ya bağımlı ya da iç karışıklıklarla boğuşmaktadır. İran ise mezhepçi politikaları nedeniyle birleştirici değil; ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır. Malezya ve Endonezya gibi ülkeler ise coğrafi uzaklık ve siyasi etkisizlik nedeniyle sınırlı etki üretmektedir.
Türkiye, tarihsel tecrübesi, diplomatik ağı, askeri kabiliyeti ve halk desteğiyle bugün dünyanın dört bir yanındaki mazlumlar için son kale konumundadır. Bunu ne bir kibirle ne de bir sloganla söylemiyoruz. Bu, sahadaki gerçeğin ta kendisidir. Mavi Marmara’dan Libya’ya, Karabağ’dan Somali’ye kadar atılan her adım bunun ispatıdır.
Bu yüzden Türkiye’nin attığı her adım, sadece kendisi için değil; ümmet için bir dönüm noktasıdır. Her geri adım ümmeti yalnızlaştırır, her ileri adım ümmeti ayağa kaldırır. Bu noktada bizlere düşen görev, bu misyona sahip çıkmak ve içimizdeki Türkiye düşmanlarını değil, ümmetin düşmanlarını tanımaktır.
KÖKÜNE DÜŞMAN OLAN, AĞACA GÖLGE VEREMEZ
Bugün Türkiye’nin yeniden kendi medeniyet kodlarına dönmesi, geçmişte yarım bırakılan dirilişi tamamlaması elzemdir. İsrail’in çılgın saldırganlığı, yalnızlığımızın değil; toparlanmamızın da bir çağrısıdır. Eğer biz bu çağrıyı görmezden gelirsek, sadece Gazze değil, biz de kaybederiz. Ama eğer yeniden doğrulursak, sadece Türkiye değil; ümmet de yeniden ayağa kalkar.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin gücü, ümmetin duasıyla büyür. Bu gücü taşımak, sadece siyasi bir sorumluluk değil; tarihî ve ilahî bir yüktür. Bu yük, omuzlarında vebal taşıyanlar için bir şereftir.
ASLA GÖZ ARDI EDİLMEMELİDİR Kİ…
“Bir milletin kökünden utananlar, mazlumun gözyaşını silemez.”
MAZLUM, MAĞDUR, YARDIMA MUHTAÇ OLANLARA VE BUNLARIN KAYGILARINI ÇEKENLERE SONSUZ SAYGI VE HÜRMETLERİMLE!