Ramazan’ın ilk günü her yıl aynı takvim yaprağından kopar ama bıraktığı his hiç aynı olmaz.
Bu sabah sahura kalkarken, alarmın sesiyle değil; içimizdeki o tanıdık sessizlikle uyandık. Gün henüz aydınlanmamıştı ama şehir uyanıktı. Fırınların ışığı yanıyor, sokaklar alışılmadık bir sakinlik taşıyordu.
Ramazan’ın ilk günü aslında bir başlangıçtan çok bir hatırlayıştır.
Neyi mi?
Yavaşlamayı… Beklemeyi… Yetinmeyi…
Gün içinde herkes biraz daha sabırlıydı. Trafikte korna daha az çaldı, ofiste sesler biraz daha kısıldı. İftar saatine daha çok vardı ama sanki herkes zihninde aynı cümleyi kuruyordu: “Dayanılır.”
Ramazan’ın ilk günü en çok da sofralarda kendini belli eder. Henüz kalabalık iftarlar kurulmamıştır belki ama tencerenin altı daha dikkatli yakılır. Bir tabak fazla çıkar, “olur ya” diye. Paylaşma, daha ilk günden kapının önüne bırakılır.
Bu ayın ilk günü bize şunu söyler:
Hayat her zaman hızlanmak zorunda değil.
Her şeye hemen ulaşmak şart değil.
Bazı şeyler beklenince anlam kazanır.
Akşam ezanı yaklaştığında şehir bir anlığına susar. O birkaç saniyelik sessizlikte herkes aynı duygudadır. Açlık değil bu… Şükürdür.
Ramazan’ın ilk günü nefsin değil, niyetin konuştuğu gündür.
Ve belki de bu yüzden en samimi gündür.
Gerisi mi?
Zaten alışırız.
Ama o ilk gün, her zaman içimizde bir yerde kalır.