O günler geliyor aklıma…

Kendi kendime anlatıyor, dinliyor, düşünüyorum.

Kalbim kırık geçmişe…

On iki Eylül günlerine…

Hani Aşık İhsani diyordu ya,

“Demem şu ki sevgilim,

Bana öyle bir zor geldi ki

Bin dokuz yüz yetmiş bir

Mart, Nisan, Mayıs ve sonrası…”

Ülkemin On iki Mart’ından da zor günleri.

Yirmi yedi Mayıs biz solcuların kafasına zerre kadar bir acı, bir hüzün bırakmamıştır; kimilerimiz için belki de bir mutluluk hadisesi o.

Sabah bekar evimizde kalktık.

Beden Eğitimi Öğretmeni arkadaşım, bir telefon numarası verdi,

-İfade vermem için Savcılığa çağırmışlardı. Bugün gideceğim. Eğer bırakılmazsam o telefon yüzbaşı abimin, ona haber ver dedi.

Rize İmam Hatip Lisesi’nde Sosyal Bilgiler öğretmenliğinin en iyisini yapmaya çalışıyorum.

İsrail’in, tahtaya asılı haritadaki yerini ve şeklini göstererek,

-İsrail, İslam Coğrafyasının kalbine saplanmış bir hançerdir diyordum mesela.

“Ben öğretmen doğmuşum ya Yurduma

Sınıf ülkem olmuş Ulus öğrencim.

Ben Atatürk olmuşum başlarına.

Onları bağrıma basmışım.

En katı bilgileri sevgiye batırmışım

Sunmuşum. (S.S.)”

Sınıfımın penceresinden bakıyorum:

Camın hemen önünde çaylıklar,

Mandalina, portakal bahçeleri kımıldıyor yemyeşil.

Biraz ötede Karadeniz,

Bir iniyor, bir kalkıyor masmavi…

“Rize’de geçiriyorum günlerimi

Bir yanım yeşil

Bir yanım mavi

Rize’de uğurluyorum gençliğimi

Her yanım ıslak

Gözlerim kupkuru. ss)

Sınıfımın kapısı vurulmadan açılıyor.

Müdür başyardımcısı:

-Hocam gelir misin!

Kapıya yöneliyorum.

-Çantanızı da alın hocam, çantanızı da.

Gidiş iyi değil.

Gidiş gelişsiz gibi.

Çıkıyorum, kapıda iki sivil!

Müdürün odasına gidiyoruz.

İçeride başka siviller de var.

-Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan hakkınızda yakalama emri var, diyorlar.

-Öyle mi… diyorum.

Aşağıya iniyoruz, merdivenin önünde Beyaz Reno bekliyor.

Arkaya biniyorum, iki yanıma iki sivil, öne iki sivil biniyor.

Merdiven önünde dersi boş olan bir kaç öğrenci bakıyor, merdiven üzerinde birkaç öğretmen bakıyor.

Dış kapıyı nöbetçi öğrenci açıyor.

Bir öğretmen daha götürülüyor Yurdumun bir okulundan.

-Sen, diyorlar Hamido’yu öldürmüşsün.

Gülümsüyorum.

Bekar evimize gidiyoruz.

Beyaz Reno evin önünde duruyor, iniyoruz.

Bazı kadınlar, çocuklar bakıyorlar, yoldan, pencereden.

Hoca’nın durumundaki kötülük hissedilmiyor, görülüyor, tutuluyor.

İçeriye giriyoruz.

Çok kibarlar.

-Hocam senin odanı göster, yalnızca orayı arayacağız.

Valizi, çekmeceleri arıyorlar.

Biri kitapları gösteriyor:

-Bunlar ne?

-Dünya klasikleri, diyorum.

-Dünya klasikleri senin neyine lazım, diyor.

Milliyetçiliği tutuyor da, yerli malı oku demek mi istiyor; yoksa halime acıyarak, bu işler başına bunlar yüzünden geliyor demek mi…

Nişanlımdan gelen mektupları orasından burasından okuyorlar, fotoğraflar bakıyorlar…

Bazı fotoğrafları, kağıtları aldıktan sonra,

-Hadi gidiyoruz, diyorlar.

Biri sesleniyor:

-Eşofman gibi bir şeyin varsa al, bizimle kalacaksın, diyor.

Sağ olsun yine de beni düşünüyor.

Beyaz Reno’ya biniyoruz, iki yanımda iki sivil.

Gidiyoruz.

On Km. kadar sonra bir Jandarma Karakolunun önünde duruyoruz.

 Vardığımız yer, şimdi ilçe olan Derepazarı.

Birinci Şube polisleri beni karakola teslim edip, işlerini bitiriyorlar.

Artık Malatya’ya götürülene dek karakoldayım.

Ertesi gün karakola gelen abimden öğreniyorum ki, ifadeye giden arkadaşım ve diğer ev arkadaşlarım otobüsle gece Giresun’a gidip orada çalışan polis abime haber vermişler.

Komutan komut veriyor,

-Sağlık raporunu alın diyor.

Elime kelepçe takılıyor.

Evet ilk defa kelepçeyle tanışıyorum.

Üstte anlattıklarımla da ilk kez tanışmıştım.

“Jandarma biz sosyalistiz

Dostuz yalnız biz sana

Kurtuluşun bizimledir

Elini uzatsana…”

Ne kadar güzel, ne kadar romantik değil mi!

O ünlü, kare şeklindeki askeri cipe bindiriliyorum, üç askerle sağlık ocağına gidiyoruz.

“Kalenin önünde üç ağaç incir

Elimde kelepçe kolumda zincir.”

Cipimiz, Karadeniz’e paralel uzanan ve kıyı şeridinin çok yağış almasına neden olan Kaçkar Dağlarının eteklerinden kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru giden dar yoldan, Derepazarı Jandarma Karakoluna, “yaralı bereli mi, sağlam mı” getirildiğimin belgesini edinmek için Sağlık Ocağına gidiyordu.

Ocağa vardık.

Muayene odasına girdik.

Doktor Beyin masasında Tercüman Gazetesi vardı.

Sol cenahın en önemli gazetesi Cumhuriyet’se, sağ cenahınki Tercüman’dı.

Doktor,

-Kelepçeyi çıkarın dedi.

Askerler oraya baktılar, buraya baktılar anahtarını bulamadılar.

-Doktor bey anahtarı getirmeyi unutmuşuz, böyle bakamaz mısınız?

-Hayır, bakamam. Gidin getirin dedi.

Doktorun bu tavrı beni çok mutlu etti.

Sağcıydı ama solcu birinin haklarını koruyordu.

-Helal olsun! dedim içimden.

Bir jandarma cipe binip anahtara gitti.

Biz, iki yanımda iki jandarma oturduk.

Köylü kadınların kaçamak gözleri benim üzerimdeydi.

Acıyarak baktıklarını düşünüyor, duygulanıyordum.

Ben kendimi biliyordum.

Kalbimin temiz olduğunu biliyordum.

Onların da bunu yüzümden anladıklarına inanıyordum.

Kimseye, bir Allah’ın kuluna çöp kadar kötülüğüm dokunmamıştır.

Kitap okurdum. Yazı yazardım. Şiir yazardım.

Kendi kendime bağlama çalar, türkü söylerdim.