“İslam çekiliyor sessizce bizden…”
BİZ ONU TERK ETTİK DERKEN, O ASLINDA BİZİ TERK ETTİ
Yüzyıllardır İslam, bize bir emanet gibi sunuldu. Onun şerefiyle yüceldik, onun nizamıyla adalet dağıttık, onun ilkeleriyle ümmet olmayı öğrendik. Fakat bir yerlerde yolumuzu kaybettik. İslam’a hizmet etmeyi ağır bir yük gibi gördük. Onun hükümlerine göre yaşamak bize zor geldi, onun uğruna bedel ödemeyi göze alamadık.
Ardından, gafletle, “Biz İslam’dan uzaklaştık” dedik. Oysa mesele sadece bizim onu terk etmemiz değildi. İslam da artık kendini bizden uzak tutuyor. Bizim nefsimize boğulmuş, çıkar uğruna her değeri feda etmiş, zulüm karşısında susmuş halimiz, İslam’ı bizden soğuttu. Allah, Kur’an’da şöyle buyurur: “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7). Biz Allah’ın dinine yardım etmedik, şimdi ayaklarımızın altındaki toprak bile kayıyor.
FİLİSTİN YANIYOR, BİZ SUSUYORUZ
Gazze yerle bir oldu, binlerce çocuk katledildi, kadınlar, yaşlılar, gençler, savunmasız insanlar can verdiler. Her gün yeni bir mezar açılıyor, her sabah yeni bir anne çocuğunun cansız bedeniyle yüzleşiyor. Peki ya biz? Hani ümmettik? Hani “Müslüman, Müslümanın kardeşidir” diyen bir peygamberin ümmetiydik?
Nerede bu ümmet? Nerede İslam devletleri? Nerede petrol zenginleri, saraylarda yaşayan liderler? Nerede milyonluk ordular? Nerede kurumlar, kuruluşlar, cemaatler? Herkes susuyor, herkes izliyor, herkes başka tarafa bakıyor. Hatta daha kötüsü: pek çoğu, bu zulme ortak oluyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim). Biz elimizle, dilimizle, hatta kalbimizle bile artık karşı durmuyoruz.
BATI SORGULUYOR, DOĞU SUSUYOR
İbretlik olan şu ki, bugün Batı’nın vicdanı, Doğu’nun siyasetinden daha yüksek sesle konuşuyor. Avrupa sokaklarında Filistin bayrakları dalgalanıyor. ABD’de öğrenciler kampüslerde “Free Palestine” diye haykırıyor. Kanada, Norveç, İrlanda, hatta Latin Amerika’da bile sesler yükseliyor.
Hristiyanlar, ateistler, sekülerler… İnsan olan herkes bu zulme karşı tepki veriyor. Peki biz? Sözüm ona Müslümanlar… Hâlâ “taraf olmayalım”, “dengeli olalım”, “ılımlı kalalım” diyoruz. Artık Batı bile Filistin için gözyaşı dökerken, Doğu’da gözler kuru, kalpler katı, ağızlar mühürlü. Bu tablo, İslam’ın yeryüzünde yeni bir yer aradığının açık işaretidir. “Kim zulme karşı sessiz kalırsa, o zulme ortaktır.” (Hz. Ali)
YENİ MÜSLÜMANLAR, YENİ VATANLAR
Her gün Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da yüzlerce insan kelime-i şehadet getiriyor. Onlar İslam’ı kitaplardan öğreniyor, yaşarken hissediyor, sorgulayarak inanıyor. Oysa biz doğuştan Müslümanız diye övünürken, İslam’ı yaşamıyoruz, yaşamaya çalışanları da yargılıyoruz.
Onlar İslam’a hizmet etmek için çabalarken, biz konfor alanımızda kalmak için İslam’ı susturuyoruz. Onlar cihadın, adaletin, sabrın ne olduğunu anlıyor, biz ise sadece siyasi çıkarlarımızı koruyoruz. Belki de bu yüzden İslam, kendisine sadakatle yaklaşan bu yeni coğrafyalarda yeniden can bulmak, yeniden doğmak istiyor. Belki de İslam, gerçek anlamda yaşanabileceği bir vatan arıyor artık.
İSLAM BİZE EMANET DEĞİLDİ, BİZ ONA EMANETTİK
Yıllardır kendimizi İslam’ın sahibi sandık. Onun dilini, şeklini, hükmünü kendi arzu ve çıkarlarımıza göre eğip büktük. Oysa biz onun sahibi değiliz. O bize Allah’ın bir lütfuydu. Şimdi o lütuf, bizden uzaklaşıyor. Çünkü biz, o lütfa layık davranamadık.
Bizden daha adil, daha fedakâr, daha sadık yürekler buldu kendine. Belki de bu yüzden, doğudan yükselmesi gereken nur, batıya yöneliyor artık. Belki de artık oradan bir Selahaddin, bir Ömer, bir Bilal çıkacak. İslam, doğduğu yerlerde hor görülüp dışlandıkça, yeni gönüller ve coğrafyalar arıyor. Ve bu yeni yürekler, İslam’ı yaşamak için değil, yaşatmak için Müslüman oluyor.
NE YAPMALIYIZ, NASIL YAŞAMALIYIZ?
Her şeyden önce İslam’ı sadece bir kimlik ya da forma indirgememeliyiz. Onu bir yaşam biçimi olarak benimsemeli, ahlaki ve sosyal bütün ilkeleriyle hayatımıza katmalıyız. Kur’an’ı anlamaya, sünneti uygulamaya ve sahabe gibi yaşamaya gayret etmeliyiz. “Ey iman edenler! Topluca barış ve teslimiyet dinine (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin.” (Bakara, 208)
Bencillikten, dünyevileşmeden, çıkarcılıktan, cehaletten ve zulme göz yummaktan uzak durmalıyız. Kendi kardeşimize karşı düşman gibi davranmak yerine, onun derdiyle dertlenmeli, yükünü hafifletmeliyiz. Din, kuru tartışmalardan ibaret değil; davranışta, adalette, merhamette, ahlakta görünmelidir. “Mümin, müminin aynasıdır.” (Ebu Davud)
İSLAM YÜREK ARIYOR, COĞRAFYA DEĞİL
İslam artık bizim ne yaptığımızla değil, ona nasıl yaklaştığımızla ilgileniyor. Biz onu sembollerle yaşarken, başkaları kalbiyle, aklıyla, bedeniyle yaşıyor. Biz onun adını siyasi nutuklara alet ederken, onlar onun ruhunu yaşatıyor.
Yıllarca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu topraklar, ne hazindir ki artık İslam’ın göç noktası olmaya aday hale gelmiştir. Düşünün ki, bir zamanlar ümmetin umudu olan bu coğrafyada, İslam’ın sembollerine savaş açıldı. Sakalından dolayı aşağılanan, sarığından dolayı hor görülen binlerce insan susturuldu. Başörtüsü bu milletin en büyük kırmızı çizgisi, inancın şiarı olduğu halde yıllarca yasaklandı. Şapka giymediği için idam sehpasına gönderilen âlimler unutuldu. Bunların her biri, İslam’ın bu topraklardan başka diyarlara göç etmesi için yeterli sebeplerdir.
İslam’ın yeryüzündeki yeni arayışı, sadece coğrafya değil; sadakat, ahlak, adalet ve teslimiyet arayışıdır. Ve görünen o ki, bu değerleri kaybettiğimiz oranda, İslam da bizden uzaklaşmaya devam edecek.
Unutmayın,
İslam, kendisine hizmet etmeyi şeref bilen bir yürek arıyor. Biz onu terk ettiğimizi sanarken, o aslında bizi terk etti. Çünkü artık bizi kendine layık görmüyor…