ORTADOĞU: SİYASİ ÇEKİŞMELERİN VE İDEOLOJİK ÇATIŞMALARIN MERKEZİ
Ortadoğu, tarih boyunca siyasi çekişmelerin, güç mücadelelerinin ve dinî eksende şekillenen ittifakların merkezi olmuştur. Bu coğrafyanın önemli bir aktörü olan İran, geçmişten günümüze kendi çıkarları doğrultusunda bölgesel politikalar gütmüş; bazen müttefik, bazen ise tehdit olarak algılanmıştır. Ancak İran’ın Suriye politikasına baktığımızda, bu tavrın yalnızca stratejik bir hamle değil, aynı zamanda derin bir ideolojik ve tarihi hazımsızlığın tezahürü olduğunu görüyoruz. Özellikle Türkiye’nin Suriye’deki etkin rolü, İran’ın maskesini düşüren bir turnusol kâğıdı görevi görmüştür.
TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASI VE İRAN’IN RAHATSIZLIĞI
Türkiye, Suriye’deki iç savaşın başladığı ilk günden itibaren insani bir duruş sergileyerek milyonlarca Suriyeli mülteciye kapılarını açmış ve mazlumların yanında yer almıştır. Türkiye’nin bu tavrı, hem bölgesel barışa katkı sunmayı hem de sınır güvenliğini sağlamayı hedefleyen stratejik bir adımdır. Ancak İran, Suriye’de Türkiye’nin bu etkin rolünden rahatsız olmuş ve bunu engellemek için her türlü yolu denemiştir.
İran’ın Suriye üzerindeki etkisi, Esed rejimiyle kurduğu derin ilişki sayesinde devam etmektedir. Bu ilişki, sadece siyasi bir ittifak değil, aynı zamanda mezhep eksenli bir dayanışmadır. Ancak bu dayanışma, bölgedeki Müslümanlar için kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir. İran, Esed rejimini desteklemek için yıllarca sivillere karşı işlenen suçlara ortak olmuş, mazlum Müslümanların kanı üzerinden stratejik çıkarlar elde etmeye çalışmıştır.
Bu durumda İran’ın asıl düşmanının kim olduğu sorusu önem kazanmaktadır. İsrail’in işgal politikalarına karşı sert bir duruş sergilediğini iddia eden İran, söz konusu Türkiye olduğunda tam anlamıyla bir ikiyüzlülük sergilemektedir. İsrail’in Filistin’deki zulmüne tahammül ederken, Türkiye’nin Suriye’deki insani ve stratejik müdahalesine tahammül edememektedir. Bu çelişki, İran’ın esas motivasyonunun İslam değil, mezhepçi ve çıkar eksenli bir politika olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
TARİHİN İNKÂR EDİLEMEZ GERÇEĞİ: ÇALDIRAN SAVAŞI VE TARİHİ HAZIMSIZLIK
İran’ın Türkiye’ye karşı tavrını anlamak için tarihi bir perspektif gereklidir. 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu ile Safevîler arasında bir dönüm noktası olmuş ve mezhep farklılıklarının siyasi çekişmelerle birleştiği bir mücadeleye sahne olmuştur. Bu savaş, sadece toprak mücadeleleriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda İran’ın Osmanlı’ya duyduğu derin bir hazımsızlığın başlangıcı olmuştur.
Osmanlı, İslam dünyasında birlik ve beraberliği sağlama amacını taşırken; İran, mezhep ayrılıklarını derinleştirerek bu birliği baltalamıştır. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’daki zaferi, sadece bir askerî başarı değil, aynı zamanda İslam dünyasında birliği sağlama yolunda atılmış önemli bir adımdı. Ancak bu zafer, İran’da hâlâ unutulamamış bir yenilgi olarak hafızalarda yer etmiş ve Türkiye’ye karşı duyulan tarihi düşmanlığın tohumlarını atmıştır.
PKK’YA DOLAYLI DESTEK VE KOMŞULUK HUKUKUNUN İHLALİ
İran’ın Türkiye’ye yönelik düşmanca tavırlarının bir diğer yansıması da PKK terör örgütüne verdiği dolaylı destektir. Terör örgütleriyle mücadele eden Türkiye’ye karşı İran’ın bu tutumu, komşuluk hukukunu ihlal eden bir davranış olarak dikkat çekmektedir. İslam, komşular arasında güven ve dayanışmayı emrederken; İran bu ilkeyi hiçe sayarak Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden unsurlara göz yummaktadır. Bu durum, İran’ın İslami değerlere ne kadar uzak olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
MÜSLÜMANLIK VE İRAN’IN İSLAM’A UYMAYAN TUTUMLARI
İran’ın politikalarına baktığımızda, İslam’ın temel değerleri olan adalet, merhamet ve dayanışma ile hiçbir şekilde bağdaşmadığını görmekteyiz. Esed rejimiyle ortaklık kurarak Müslümanları katleden, mezhep ayrılıklarını körükleyen ve komşuluk hukukunu hiçe sayarak terör örgütlerine destek veren bir anlayış, İslam’la nasıl bağdaştırılabilir?
Yavuz Sultan Selim’in, Safevîlere karşı zafer kazanırken gösterdiği merhamet, İslami bir duruşun örneğidir. Ancak bu merhamet, İran tarafından hiçbir zaman takdir edilmemiş; aksine bir zaaf olarak algılanmıştır. Eğer Yavuz Sultan Selim, İran’ın bugün sergilediği bu tavırları bilseydi, belki de çok daha sert bir yaklaşım sergilerdi. Bu, bir tarihî tartışma konusu olmakla birlikte, İran’ın mezhepçi ve ayrıştırıcı politikalarının köklerinin ne kadar derinlere uzandığını da göstermektedir.
ORTADOĞU’DA BARIŞ VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ROLÜ
Ortadoğu’nun huzura kavuşması için bölgedeki ülkelerin samimi bir iş birliği içinde hareket etmesi gerekmektedir. Ancak İran’ın Türkiye’ye karşı sergilediği düşmanca tavır, bu iş birliğinin önündeki en büyük engellerden biridir. Türkiye, İslam dünyasında barışı ve birliği savunan bir politika izlerken; İran’ın mezhepçi ve çıkarcı politikaları bu birliği baltalamaktadır.
Türkiye, tarihî mirası ve İslamî değerleriyle Ortadoğu’da denge unsuru olmaya devam edecektir. İran ise kendi çıkarlarını Müslümanların huzurunun önüne koyduğu sürece yalnızlaşmaya mahkûmdur. Esed rejimiyle ortaklık kurarak dökülen kan, İran’ın tarihine kara bir leke olarak kazınmıştır ve bu leke, İslam dünyasında bir gün mutlaka sorgulanacaktır.
Ortadoğu, barışa ancak adalet, merhamet ve dayanışma ile kavuşabilir. Türkiye, bu değerleri savunmaya devam ederken; İran’ın da İslami değerlere sadakat göstermesi ve tarihî hazımsızlıklarını bir kenara bırakması gerekmektedir. Aksi takdirde, Ortadoğu’nun huzuru için İran’ın bu politikalarıyla mücadele etmek bir zorunluluk olmaya devam edecektir.
“Fitne, uykudadır; onu uyandırana lanet olsun.” (Hadis-i Şerif)
Saygılarımla