Kıymetli hemşerilerim nasılsınız…
Hayat acısıyla-tatlısıyla, gecesiyle-gündüzüyle devam ediyor.
Hiçbir şeye kafanızı bozmayın, canınızı sıkmayın.
Sabırlı olun, çalışın, kendinize telkinlerde, tavsiyelerde bulunun, arkadaşlarınızın, yakınlarınızın, büyüklerinizin sözlerini dinleyin.
Bol bol su için.
Erken yatın, erken kalkın.
Gecenizi gündüzünüze, gündüzünüzü gecenize katmayın.
Oturup kalmayın. Erinmeyin. Kalkın. Bir iş yapın. Bedeninizi hareket ettirin. Kafanızı çalışmaya geçirin.
Göreceksiniz, düzelmesi eşyanın tabiatına aykırı olmayan her şey düzelecek.
Ben, ilçelerde kaloriferli, doğalgazlı evin olmadığı, şimdi köylerdeki gibi odunla, sobayla ısınıldığı zamanlarda bir kaymakamın kendi lojmanının kapısına dökülen odunu içeriye kendisinin taşımasını isterdim. Niye?
Hayattan kopmasın, geçmişine yabancılaşmasın, vatandaşından kopmasın, kafası daha iyi çalışsın, işini daha iyi yapsın diye.
Hani, Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao Zedong, 1966- 76 Kültür Devrimi sırasında, eğitimli gençlerin, üniversite hocalarının yazın bir süre köylerde yaşamalarını, çalışmalarını istemiş, bunu gerçekleştirmişti. Niye?
Onlar, köylüleri anlasın, aradaki kültürel kopukluk giderilsin, köydeki yerleşik yanlışlıklar düzeltilsin diye.
Hiçbir bilgi, hiçbir düşünce, kaynağından kafaya geçip, orada durarak, hayatın akışında hiçbir değişiklik oluşturamaz.
İlla ki pratiğe dönüştürmek, hayata geçirmek gerekir.
Bu da işle, davranmakla, hareketle olur.
Evinizde, işinizde, bahçenizde bir sıkıntıyla karşılaştığınızda, çareyi oturup düşünerek bulmaya çalışmayın.
Kalkın, çevrenize bakın, şöyle bir göz gezdirin.
O zaman büyük bir olasılıkla bir çözüm aracı kafanızda şekillenecek veya karşınıza çıkacaktır.
Akşamın ilerleyen saatlerinde evinizde, yiyecek hafif bir şeye ihtiyaç duyduğunuzda, onu oturup düşünerek bulmaya çalışmayın. Büyük bir ihtimalle bulamayacaksınızdır. Eşinizden istemeniz de bir fayda vermeyecektir.
Bir ayağa kalkın. Mutfağa gidin. Buzdolabına, çekmecelere bakın. Çok büyük bir olasılıkla çare olacak, hem de tam da istediğiniz bir yiyeceği bulacaksınızdır.
Hani Ortaçağ felsefecileri/düşünürleri (Skolastik), bir odada toplanıp, rahatsız edilmemek için de kapıları kapatıp, günlerce, ‘Bir atın ağzında kaç diş vardır?’ sualini yanıtlamaya çalışırlarmış da dışarıya çıkıp bir atın ağzına bakma yoluna gitmezlermiş ya!
Bu vesileyle (hayrıma!) söyleyeyim: Aygırların ağzında 40, kısrakların ağzında 36 diş vardır. (Bunu Prof.Dr. Halil Çivi’den öğrendim.)
Geçmişte, Rusya’da, ağır suç mahkumlarını Sibirya’ya götürüp, “Onlar toprağı, toprak da onları ıslah etsin!” diyerektoprakla haşır neşir ederlermiş...
Modern hukukta asıl amaç, suçluyu iyileştirip topluma kazandırmaktır.
Bir gün, İnönü Üniversite’mizde bir konferansı dinlerken, hocanın, “Bizim insanımız demokrat değil. Demokratik düşünceye sahip değil.” gibi sözler söyleyip durunca, söz alıp, “Hocam, bir ülkede demokrasinin normal olarak uygulanabilmesi için, o ülkenin endüstrileşmiş, şehirlileşmiş, bilimde, sanatta ilerlemiş, eğitimde yükselmiş olması gerekir. Demokrasi toprak, tarım döneminin değil, sanayi çağının yönetim şeklidir. İnsanları sınıflara doldurup, bir sene, iki sene demokrasi dersi vererek demokrat yapabilir miyiz? Ortaçağda niye krallık vardı?” dedim.
Yani, hayat gerçeklerinden süzülmemiş, kapalı kapılar ardında oturulup düşünülen ve varılan sonuçlarla doldurulan kafaların yönlendirmesi, insanı, toplumu yanlışa götürür.
İnsanların tutum ve davranışları, asıl olarak okuduklarının, dinlediklerinin değil, yaşadıklarının etkisiyle oluşur.
Hani denir ki, bir musibet, bin nasihatten yeğdir.
Yine bir bilgin, “Akıllı insanlar, tecrübelerinden ders çıkarırlar. Çok akıllı insanlar ise, başkalarının tecrübelerinden de ders alırlar.”
Başkalarının deneyimlerini hayatın içinde görür, duyar, düşünür ve kendine ders yapar insan.
İyi romanlar, hikayeler de birçok tecrübelerden haberdar eder insanları.
Kendini düzeltmek, değiştirmek istiyorsan bunu derhal uygulamaya başlayacaksın.
Bayramdan sonra, yılbaşından sonra, mezun olduktan sonraya bırakmayacaksın.
Hemen başlayacaksın.
Ankara Hukuk Fakültesinde okurken, hem lisede, ortaokulda öğretmenlik yapıyor, hem de sınavdan sınava Ankara’ya gidiyordum.
Tek bir derse katılmıştım.
Malatya’da otobüse bindiğimde, ‘Hele garajdan çıkayım’, ‘Hele Beylerderesi’ni geçeyim’, Hele Gürün’ü geçeyim’ demeden otobüs hareket eder etmez açardım kitabı, okumaya, çalışmaya başlardım.
Bir defasında, yanımda oturan kişi, benim uzun süre kitap okumama bakarak, “Ya! Ne kadar okuyorsun. Gözlerin yorulmadı mı?” demişti.
Bu kişi Malatya’ya, barajda boğulan bir kişiyi aramak için gelen ekipten bir balık adamdı.
Ayrıca demişti ki, “Bir balık bana suyun dibinde çarptı. Öyle güçlü çarpmıştı ki, üzerimdeki malzemelerin, ağırlıkların hepsi döküldü. Bu barajda bir tonluk balıklar var” demişti.
Yine böyle Ankara’ya giderken, saatlerce kitap okumamı, roman okumak sanan, arakamdaki koltukta oturan kişi, omuzuma vurarak, “Malatya’ya geri dönecek misiniz? Ben Malatya’da Kütüphane müdürüyüm. Yanıma uğrarsanız eğer,size bir kitap hediye etmek istiyorum. Ben bu kadar çok kitap okuyan birini görmedim.” demişti.
Müdür beyle sonraki zamanlarda -bu konudan vareste- tanıştım. Adını maalesef unuttum. Soyadı Marasalı’ydı.
Evet, değişiklik için, yenilik için, reform için beklemeden, ertelemeden, hemen harekete geçeceksin.
Az da olsa sigara içerdim. Günde beş adet. Bu sayı hiç değişmezdi. Hemen burada söyleyeyim, kötü örnek olmamak için çocuklarımız elimde, ağzımda sigara görmemiştir. Bu anlamsız, bu çok zararlı, çok kötü alışkanlığı, yani ağzından ciğerlerine tütün dumanı çekip, ağzından burnundan geri çıkarmak garipliğini bir demede bıraktım.
Öyle ki eşim bile bıraktığımı uzun süre fark edememişti.
Sebebinden Allah razı olsun.
12 Eylül’den sonra kurulan YÖK’ün ilk başkanı ve sonrasında Bilkent Üniversitesi Kurucusu Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın bir anısı beni çok etkilemişti.
Doğramacı, “Amerika’da bir konferanstaydım. Ara verildi. Fuayede çay içiyor, sohbet ediyorduk. Benim Amerika’da olduğumu duyan bir kişi, salona gelip, görevliye, benimle görüşmek istediğini söyleyip, fuayedeki hangi kişi olduğumu sormuş. Görevli, ‘Bak orada sigara içen biri var, o kişi!’ demiş. Orada sigara içen tek kişi benmişim. Durumumdan çok utandım. Sigarayı hemen bıraktım.” diyordu.
Evet, ben de bundan ders çıkararak, yirmi beş sene önce sigarayı bırakmıştım.
Çünkü cahilliğin ta kendisiydi.
Çocukluğumuzda evimize köpek getirir bakar, beslerdik.
Köpek evde durmaz giderdi.
Gitmemesi için bağlardık.
Üç beş gün bağırır dururdu.
Sonra bağını çözer bırakırdık.
O artık gitmezdi. Evimizde kalırdı.
O kötü alışkanlığı bırakma işi de buna benziyor.
Bir süre direneceksin, dayanacaksın, gittikçe yokluğunun etkisi azalacak, ondan sonra aklına bile gelmeyecek ve kurtulduğun için hep Allah’a şükredeceksin.
Yakınların hep sevinecekler, bir kesim üzülecek, o da dünya sigara tröstleri.
Bu yazım üzerine bir kişi bile canını düşünür, aklını kullanır, sözünde durur da bu zalim akciğer kanseri yapıcısını üzerinden atar ve ben de bir şekilde duyarsam, bayram ederim.