İNSANLIK NEREDE DURMALI?

Evrenin büyüklüğü ve genişliği karşısında insan küçüktür, bu gerçektir. Gök cisimleri muazzam bir düzen içinde hareket eder, tabiat kusursuz bir uyum içinde döner. Karıncalar yuvasını bilir, kuşlar göç yollarını şaşırmaz, denizler taşmaz, güneş doğması gereken saatte doğar. Fakat insan, kendisine akıl ve irade verilmiş olmasına rağmen en şaşkın olanıdır. Bilmesi gerekirken en çok unutan, bulması gerekirken en fazla kaybolan, huzuru ararken en çok sıkıntıya düşen yine insandır.

Peki, insanın durması mı gerekir, yoksa durulacak yeri mi bulması? Durmak, genellikle hareketsizliği ve vazgeçişi çağrıştırır; ancak durulmak, dinginleşmek, doğru yerde karar kılmak, içsel bir istikrara ulaşmak demektir. Kendi ekseni etrafında dönen ama bir türlü istikamete giremeyen insan, aslında durulacak yeri belirleme sorunu yaşamaktadır. İnsan, yalnızca kendisine mi yönelmelidir, yoksa çevresi mi onun yönünü belirlemelidir? İç dünyası mı, dış koşullar mı, zaman mı, yoksa daha büyük güçler mi insanın rotasını çizer? Bu soruların cevabı, insanın hayat anlayışında gizlidir.

DEĞERLERİN KAYNAĞI: MADDE Mİ, MANÂ MI?

İnsan, değerlerini neye göre şekillendirir? Çıkarları mı onu yönlendirir, yoksa ahlaki ilkeler mi? Maddiyat mı, yoksa maneviyat mı hayatının merkezinde yer alır? Eğer insan yalnızca kazancı, başarıyı ve maddi getiriyi önceliklendirirse, ahlaki değerleri ve ruhunu geri plana itmek zorunda kalır. Ancak insan, yalnızca maddi kazanç peşinde koştuğunda, kaybettiklerinin çoğu zaman kazandıklarından daha büyük olduğunu fark eder. Hazreti Peygamber (s.a.v.), “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” (Buhârî, Rikâk, 15) buyurarak, insanın gerçek huzuru dış dünyada değil, iç dünyasında bulabileceğini hatırlatmaktadır.

Ancak modern dünya, insanı sürekli daha fazlasını istemeye teşvik eder. Daha fazla para, daha yüksek statü, daha lüks bir hayat… Bu yarış içinde insana, değerler unutturulur. Oysa Kur’an, gerçek üstünlüğün takvada olduğunu açıkça beyan eder: “Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât, 13). İnsan, maddiyatla kendisini üstün görmeye devam ettikçe, aslında ruhunun fakirleştiğini fark edemez. Bugün dünyada huzursuzluk, mutsuzluk, doyumsuzluk ve krizlerin artmasının en büyük sebeplerinden biri, insanın maneviyatı ikinci plana atmasıdır.

İNSANIN YÖNÜNÜ KİM BELİRLER: BİZ Mİ, ÇEVREMİZ Mİ?

İnsan, yönünü kendi mi belirler, yoksa toplum ve zaman mı ona bir yön çizer? İnsan irade sahibidir; ancak bu irade, çevresinden tamamen bağımsız değildir. Kültür, aile, eğitim, içinde bulunulan toplum ve medyanın etkisi, insanın düşünce sistemini büyük ölçüde şekillendirir. Öyle ki, insan bazen kendi düşüncelerini bile kendi seçtiğini zannederken, aslında toplumun ona dayattığı bir fikri savunuyor olabilir.

Ancak bu noktada insanın özgür iradesini kullanarak doğruyu yanlıştan ayırt etmesi beklenir. Allah, insana bu aklı vermiştir: “Şüphesiz biz insana doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (İnsan, 3). İnsanın çevresini tamamen reddetmesi mümkün değildir; fakat nerede duracağını, neyi kabul edeceğini, neyi reddedeceğini belirlemesi onun sorumluluğundadır. Eğer bu sorumluluğu yerine getirmezse, yanlış bir çevrenin, yanlış bir toplumun veya yanlış bir kültürün esiri olmaktan kurtulamaz.

SORUN KİMDE: BİZDE Mİ, ÇEVREDE Mİ?

İnsanın yaşadığı sorunların kaynağı yalnızca kendisi midir, yoksa çevresi mi? Çoğu insan, hayatındaki sıkıntıları çevresine bağlamaya eğilimlidir. Sistem kötüdür, insanlar adaletsizdir, dünya çivisinden çıkmıştır… Bunlar doğru olabilir; ancak bu, insanın kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Zira Kur’an’da açıkça buyrulmuştur: “Şüphesiz Allah, bir toplumu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d, 11). Yani değişim, bireyden başlamalıdır. İnsan kendi içindeki eksiklikleri fark edip düzeltmeye başlamadan, çevresindeki sorunların çözülmesini beklememelidir.

Eğer sorun yalnızca dış etkenlere bağlı olsaydı, aynı şartlarda yaşayan herkesin aynı sıkıntıları yaşaması gerekirdi. Ancak tarih boyunca, en zor şartlar altında bile huzuru ve istikrarı bulan insanlar olmuştur. Bu da gösteriyor ki, asıl mesele dış dünyanın kötülüğü değil, insanın iç dünyasını nasıl yönettiğidir

ÇÖZÜM ELİMİZİN ALTINDA, AMA…

Bugün insanlık bir çıkmazın içinde. Değerler kaybolmuş, insanlar yönsüzleşmiş, toplumlar huzursuzlaşmış. Peki, çözüm nerede? Çözüm, elimizin altında: Kur’ân-ı Kerîm’de. Ancak insan, çözüm önünde durduğu hâlde, ona sırtını dönerse hiçbir ilerleme kaydedemez. Zira Kur’an her şeyi açıklamıştır; insana gereken, onu açıp anlamak, hayatına tatbik etmektir. Fakat çoğu zaman, çözüm göz önünde olduğu hâlde insanlar farklı yönlere saparak çıkış arar.

İnsan, dünyaya yalnızca kazanmak için gelmediğini hatırlamalıdır. Hayat, sadece maddi çıkarlar üzerine kurulu bir yarış değildir. Hakiki huzur, sadece dış dünyada değil, insanın ruhunu nerede konumlandırdığı ile ilgilidir. Hazreti Ali’nin şu sözü, bu gerçeği özetler: “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” İnsan, kendisine sunulan hidayet yolunu görmezse, ancak iş işten geçtikten sonra gerçeği fark edebilir.

Dünya, bir yolculuktur ve bu yolculukta önemli olan varılacak menzil kadar, yolculuğun nasıl geçtiğidir. Eğer insan, kendini ve değerlerini bulmadan bu hayatı tüketirse, varacağı yerin neresi olduğu konusunda bir garantisi yoktur. O hâlde asıl mesele, insanın dünya telaşı içinde ruhunu unutmamasıdır.

UNUTMAYIN,

“Durulmadan yön bulan, rüzgâra göre savrulur; hakikate göre değil.”

SAYGILARIMLA!