İNADIN GÖLGESİNDE KAYBOLANLAR

İnsanın en büyük yanılgısı, kendini hep haklı sanmasıdır. Hele bu haklılık kör bir inada dönüşmüşse, insan ne duyabilir ne de düşünebilir hale gelir. Çünkü inat, insanın ruhunu esir alan sinsi bir zehirdir. Başta “kararlılık” gibi görünse de aslında değişime karşı gösterilen psikolojik bir dirençtir. Zihin, kendini koruma refleksiyle hareket eder ama bu refleks farkındalığı örter. Farkındalık kaybolduğunda, hakikatle arasına kalın bir perde çeker insan. Sonra haklı olup olmadığına değil, ısrarla yürüdüğü yola sadık kalmaya çalışır.

Toplumumuzda birçok birey, inadını ahlaki bir duruş gibi görmeye başladı. “Ben buyum” diyerek kendini geliştirmeyi reddeden, “Beni böyle kabul et” diyerek yanlışlarında ısrar eden bir anlayış hâkim. Oysa kişiliğin temeli esnekliktir, katılık değil. Esnek olmayan her yapı, ya çatlar ya kırılır. İnsan da böyledir; değişmeye, gelişmeye kapalı biri zamanla çevresinden, hatta kendi iç dünyasından kopar. Neticede yalnızlaşır ve içten içe çöker.

İnat, bireyin ruhsal konforudur. Ama bu konfor sahte bir huzur üretir. İnsan, kendine ait olmayan bir huzurla yetinmeye başladığında, hakikati değil, alışkanlıklarını savunur. Bu durum, ne ilimle ne hikmetle ne de ahlakla bağdaşır. Çünkü her üçü de bir sorgulama ve değişim süreci gerektirir. İnatçı insan bu sürece girmez. Girse bile, en ufak sarsıntıda savunmaya geçer, inkâra sarılır, eskiyi putlaştırır.

KENDİNİ DEV AYNASINDA GÖRMEK

Kibir, insanın gözünü kör eden en tehlikeli perdedir. Kişi kendi değerini hak ettiğinden fazla gördüğünde, aslında kendi hakikatinden uzaklaşır. Bu durumu yaşayan birey, çoğu zaman “özgüven” sahibi olduğunu zanneder. Fakat özünde bu, bir tür “benmerkezcilik”tir. Dev aynasında kendini dev gören kişi, en küçük eleştiride bile öfkelenir çünkü o ayna kırılsın istemez. Ayna kırılırsa, iç yüzü ortaya çıkar.

Bu durum, bireyin içsel gelişimini durdurur. Çünkü kendini eleştiremeyen, bir başkasını da anlayamaz. Eleştiriye kapalı zihin, öğrenmeye de kapalıdır. Kendini olduğundan büyük gören kişi, başka fikirleri hor görmeye başlar. Onun için yalnızca kendi düşünceleri doğrudur, diğerleri önemsizdir. Bu da ilişkilerde kırılmalara, sosyal yalnızlığa ve sonunda ruhsal tükenmişliğe neden olur. Bir insan kendini tanrılaştırdığında, insanlığını kaybeder.

Dev aynasında büyüyenler, aynanın arkasındaki çürümeyi göremez. Çünkü o aynanın yüzeyi parlatılmıştır; medya, sosyal çevre, takipçiler ya da alkışçılar tarafından. Fakat o parıltı geçicidir. Zamanla yüzey kirlenir, görüntü bulanıklaşır. İşte o an geldiğinde kişi ya kendine döner ya da çöküşe sürüklenir. Gerçekten büyüklük, büyüklüğün farkında olmamaktır. Büyüklük, tevazuyla ortaya çıkar, kibirle değil.

FARKINDALIK YOKSA HAKİKAT DE YOKTUR

Farkındalık, sadece çevreyi görmek değil, kendini görebilme kabiliyetidir. Kendi zaaflarını, eksiklerini, alışkanlıklarını ve içsel boşluklarını dürüstçe fark eden insan, gerçek bir dönüşüm sürecine girebilir. Fakat günümüzde insanlar bu iç yolculuğu ihmal ediyor. Çünkü yüzleşmek kolay değil. İnsan, kendi gerçeğiyle yüzleşmek yerine dışarıyı suçlamayı daha kolay buluyor. Fakat bu kolaylık, hakikatin önüne çekilen bir perdedir.

Farkındalığı olmayan birey, başkalarının zihniyle yaşar. Onlara göre düşünür, onların sunduğu doğrularla hareket eder. Medya ne diyorsa onu doğru sanır, çevresi neyi ayıplıyorsa ondan kaçar. Böyle bir hayat ise sadece bir taklittir. Taklit, insanı hakikate ulaştıramaz. Hakikat; sorgulayan, düşünen ve hisseden insanlar içindir. Farkındalığın olmadığı yerde inanç bile şekilciliğe dönüşür.

Düşünmek, farkında olmak cesaret ister. Farkındalık, kişiyi konfor alanından çıkarır. Oysa birçok insan konforu hakikate tercih ediyor. Çünkü hakikat, kişiyi rahatsız eder. Doğru olan her zaman kolay değildir. Ama gerçek mutluluk, kolay olanı değil, doğru olanı seçebilmektir. Farkındalık bu tercihi yapabilecek bilinci kazandırır. Onsuz yaşanan hayat, sadece bir hayaldir.

DOGMALARIN MAĞLUBİYETİ NE ZAMAN BAŞLAR?

Dogmalar, başta kişiye bir yön hissi verir. İnsan, bilinmeyenden korktuğu için sabit fikirlere sarılır. Bu fikirler, ona geçici bir güvenlik alanı sunar. Ancak bu alan zamanla zindan hâline gelir. Değişimden korkan insan, sorgulamayı terk eder. Çünkü sorgulamak, bildiğini kaybetme riskini taşır. Oysa gerçek bilgi, sürekli yenilenen bir arayıştır. Dogmalara saplanan birey, bu arayıştan çoktan vazgeçmiştir.

İnsan, zihinsel olarak yaşlanmaya dogmalarla başlar. “Ben böyle öğrendim, doğrudur” diyerek yeniliğe sırt döner. Fakat dünya sürekli değişiyor. Bilgiler, olaylar, kavramlar her an yeniden tanımlanıyor. Sabit kalan tek şey; Allah’ın kelamı ve hakikatidir. Onun dışında her bilgi sorgulanabilir. Dogmatizm, hakikatin üstünü örter. Özellikle dini alanlarda dogmatik yaklaşımlar, insanların imanı zayıflatır çünkü bilgi yerine kör itaati koyar.

Dogmaların mağlubiyeti, insanın kendine dönmesiyle başlar. “Ben neden böyle düşünüyorum?”, “Bu düşünce bana ne kazandırdı?” sorularını sormaya başladığında kişi zincirlerini kırar. Bu sorular rahatsız edicidir ama aynı zamanda kurtarıcıdır. Çünkü asıl kölelik; sorgulamadan yaşamak, düşünmeden inanmak ve yanlışta ısrar etmektir. Bu zincirleri kırmadan gerçek hürriyet mümkün değildir.

MEŞAKKATSİZ BİR SÜREÇ, AZMİN SONUDUR

Kolay olan hiçbir şey insanı büyütmez. İnsanın karakteri, zorluklarla yoğrulur. Meşakkat; sabrın, sebatın ve azmin mihenk taşıdır. Zorlukla gelen her başarı, insanı hem olgunlaştırır hem de güçlendirir. Ancak çağımız kolaycılığı kutsallaştırdı. İnsanlar artık her şeyin zahmetsizini istiyor: Zahmetsiz para, zahmetsiz başarı, zahmetsiz sevgi. Ama bunlar, insanın içini boşaltır. Çünkü mücadele edilmeden elde edilen hiçbir şeyin kıymeti bilinmez.

Meşakkatsiz bir süreçte, azim zamanla anlamını kaybeder. İnsan, çabalamaya ihtiyaç duymadığında tembelleşir. Tembellik, ruhun körelmesidir. Bugün gençlerin çoğu bir işe sabırla tutunamıyor. İlk zorlukta vazgeçmek, kolay olanı seçmek artık bir davranış biçimi hâline geldi. Bu da sadece bireyi değil, toplumu da çökertir. Çünkü bir milletin gücü, mücadele eden bireylerinden gelir. Meşakkatli yolları terk eden milletler tarih sahnesinden silinir.

Zorluklar, insanı yoğurur. Sabır, metanet ve dirayet gibi değerler bu yollarda kazanılır. İnsan, acıyla değil, acıya gösterdiği tavırla büyür. Meşakkatle tanışmayan birey, özgüven inşa edemez. Sahte bir kendilik algısıyla hayatını tüketir. Oysa gerçek özgüven, zorlukları aşıp başarmanın verdiği içsel doyumdur. İşte bu yüzden meşakkatsiz bir hayat, aslında kişiliğin yokluğudur.

PASİFLİK BİR HUY HALİNİ ALDIĞINDA

Pasiflik, başlangıçta bir tercih gibi görünür. “Şimdilik bekleyeyim, biraz daha düşüneyim, zamanı değil” gibi bahanelerle ertelenen kararlar zamanla kronik bir atalete dönüşür. Bu atalet, önce düşünceleri, sonra eylemleri köreltir. İnsan hareketsizleştikçe korkuları büyür. Korkular büyüdükçe de cesareti küçülür. En sonunda kişi, yaşamın doğal basamaklarına dahi adım atamaz hale gelir.

Bu durum en çok aile kurumunda gözlemlenir. Evlenmeye yanaşmayan, çoluk çocuk sahibi olmaktan korkan, sorumluluk almaktan kaçan bir gençlik hızla yayılıyor. Çünkü sorumluluk yük demektir ve pasif birey yük taşımak istemez. Hâlbuki hayattaki her kazanım, bir yükün altına girilerek elde edilir. Ev kurmak, çocuk yetiştirmek, topluma faydalı olmak — tümü çaba ister. Pasif birey bu çabadan kaçar ve konforun içinde çürür.

Pasiflik, toplumu sessizce çökerten bir virüstür. Bu virüs yaygınlaştıkça toplum dayanışma duygusunu yitirir, gelecek vizyonu kalmaz. Herkes yalnızca kendini kurtarmanın peşine düşer. Oysa bir milletin yükselişi, mücadele ruhuna bağlıdır. Pasifleşmiş bireylerin oluşturduğu bir toplum ne direnir ne üretir. Sadece sürüklenir. Ve bu sürüklenişin sonunda yok oluş vardır.

GÜCÜNÜ KAYBETMİŞ BİR NESİL

Bugün etrafımıza baktığımızda mücadele etmekten çekinen, küçük bir eleştiriyle yıkılan, zorluklara karşı sabırsız bir nesil görüyoruz. Bu sadece bir “gençlik sorunu” değil, bütün bir sistemin yansımasıdır. Toplum olarak farkındalık yerine inadı, mücadele yerine pasifliği, hakikat yerine dogmayı tercih ettik. Bu tercihler bize bir süre kolaylık sağladı ama şimdi ödettiği bedel çok ağır.

Kaybolan sebat duygusu, zayıflayan aile yapısı, yalnızlaşan bireyler ve kimliksizleşen gençlik… Bunların hepsi bu sistemin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Eğer bu gidişatı tersine çevirmek istiyorsak önce birey, sonra toplum olarak kendimize sormamız gerekiyor: “Ne için yaşıyoruz? Neye direnmeli, neyi terk etmeliyiz?” İşte bu sorular, kurtuluşun ilk adımıdır.

FARKINDALIK, ZİHNİN SADAKATİDİR.

İNAT, ZİHNİN İHANETİ.

HAYAT, BU İKİSİNİN MÜCADELESİDİR

VE PASİFLİK, GÜNAHIN EN SESSİZ HALİDİR.

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“Kendine bile dürüst olamayanın, hakikate varması imkânsızdır.”

SAYGILARIMLA!