Dün, 25 Mart 2009’un yıldönümüydü… Tarihin soğuk sayfalarına kazınmış, Türkiye’nin yüreğinde derin izler bırakmış bir gün. Kahramanmaraş’tan Yozgat-Yerköy mitingine gitmek için bindiği helikopter, Göksun civarında düşmüş ve Muhsin Yazıcıoğlu ile beraberindeki beş kişi hayatını kaybetmişti. Ancak aradan 16 yıl geçmesine rağmen, bu elim kazanın ardındaki sis perdesi hâlâ aralanmadı. O günden beri, her 25 Mart’ta Türkiye’nin dört bir yanında yürekler aynı soruyu soruyor:

“Gerçekten ne oldu?” Adalet arayışı, aradan geçen bunca zamana rağmen hiç dinmedi.

Muhsin Yazıcıoğlu… Sadece bir siyasetçi değil, inandığı değerler uğruna bedel ödemekten çekinmeyen bir dava adamıydı. Onun hayatı, doğruluk ve adalet için verilen bir mücadelenin öyküsüydü. Gençlik yıllarından itibaren vatan sevgisini ve adalet duygusunu yüreğinde taşıyan Yazıcıoğlu, hayatı boyunca haksızlığa karşı susmadı, zalime boyun eğmedi. Milletinin derdiyle dertlenen, mazlumun sesi, mağdurun umudu oldu. Onun mücadelesi, sadece siyasi arenada değil, milletin vicdanında da yer etmiş bir duruştur.

Kazanın ardından geçen yıllar, sadece bir kaybı değil, büyük bir adalet mücadelesini de beraberinde getirdi. Helikopterin düşmesiyle başlayan süreç, aradan geçen zamana rağmen hâlâ aydınlatılamadı. Kayıp sinyal cihazları, çelişkili ifadeler, delillerin karartılması gibi pek çok soru işareti, adalet arayışını diri tutmaya devam etti. Onu sevenler, her anısında, her dua edişlerinde sadece onu değil, onun uğruna savaştığı hakikatleri de yâd etti.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun adı anıldığında, gözlerindeki yaşları saklayamayan binlerce insan, onun mirasının ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. O, vefatından sonra bile gönüllerde yaşamaya devam etti. Ölümü, milletin vicdanında kapanmaz bir yara, adalet arayışında bitmek bilmeyen bir çığlık oldu. Toplumun içerisinde onun adını duyan herkesin kalbi sızlıyor, sol yanı kırık kalmaya devam ediyor. Ne gariptir ki, bu topraklarda iyilerin kıymeti hep öldükten sonra anlaşılıyor. Muhsin Yazıcıoğlu da iyiliğin, cesaretin ve adaletin simgesi olarak bu milletin gönlünde yaşamaya devam ediyor.

ZORLU BİR HAYATIN BAŞLANGICI

Muhsin Yazıcıoğlu, 31 Aralık 1954’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Elmalı köyünde, yoksulluğun ve mücadelenin iç içe geçtiği bir ortamda dünyaya geldi. Doğduğu topraklar gibi sert, vakur ve inançlı bir ruha sahipti. Anadolu’nun çetin şartlarında büyürken, tarlada çalışan elleri toprağın bereketine, yüreği ise Allah’a olan teslimiyetine sarıldı. Köy hayatının sade ama derin değerleriyle yoğruldu. O yıllarda öğrendiği sabır, azim ve dürüstlük, ömrünün sonuna kadar hayatında temel taşlar oldu. Küçük yaşta edindiği bu sağlam karakter, onu ileride zorluklar karşısında eğilmeyen, dimdik duran bir adam haline getirdi.

Eğitim hayatı da kolay olmadı. Kıt imkânlarla okula gitti, ama hiçbir zorluk onu yıldırmadı. Sivas’ta eğitimine devam ederken, ülkenin çalkantılı siyasi ortamında Türk-İslam ülküsüne gönül verdi. Genç yaşında kalemini, yüreğini ve inancını kuşanarak, ideallerinin peşinden gitmeye karar verdi. Ülkü Ocakları’nda aktif rol alarak Türk milletinin birlik ve dirliği için mücadele etmeye başladı. O dönemde Türkiye sokakları karışıktı; sağ-sol çatışmaları, kardeş kavgaları ülkeyi adeta yangın yerine çevirmişti. Ancak Muhsin Yazıcıoğlu’nun yolu kavga değil, dava yoluydu. Onun mücadelesi, insanları kutuplaştırmak değil, inandığı değerleri savunmaktı.

Gençlik yılları, inandığı değerler uğruna verdiği çetin mücadelelerle geçti. O, ne popülist söylemlerin ne de günü kurtarmaya çalışan politikaların adamıydı. Kavgadan değil, imandan güç alıyordu. Yüreğinde memleket sevdası, dilinde dualarla, hak bildiği yoldan asla dönmedi. Genç yaşında omuzlarına yüklenen dava bilinci, onu sadece kendi çevresinde değil, tüm ülkede bir sembol haline getirdi. Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatı, daha gençlik yıllarından itibaren, dik duruşun ve inancın simgesi olmuştu.

ZİNDANLARDA GEÇEN YILLAR

12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’nin üzerine kara bir bulut gibi çöktüğünde, Muhsin Yazıcıoğlu da bu fırtınanın ortasında kaldı. Vatanını, milletini ve inandığı değerleri savunduğu için Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderildi. Orası, demir kapılar ardında insan iradesinin sınandığı, zulmün kol gezdiği bir yerdi. Günlerce süren sorgulamalar, açlık, susuzluk, soğuk ve işkenceler… Ama Muhsin Başkan’ın ruhunu hiçbir zulüm teslim alamadı. Onun zindandaki her günü, yalnızca bir mahpusluk değil, sabrın ve inancın sınavıydı. Daracık hücresinde bile, yalnızca duvarlara değil, sonsuzluğa yasladı sırtını.

O hücre, onun için bir çilehane oldu. Demir parmaklıklar ardında, gözlerini duvara dikip düşünürdü; hakikati, adaleti ve sabrı… Karanlık duvarların ardında, kendi iç yolculuğuna çıktı. Özgürlüğü, sadece dışarıda dolaşmak olarak değil, vicdanının hür kalması olarak gördü. Geceleri, betona başını koyup şunu düşündü: “Zindanlar kalıcı değil, Allah ise ebedî.” Orada geçirdiği her an, onu daha da olgunlaştırdı. Bedeni zincire vurulsa da ruhu hep özgür kaldı.

Zindan ona sabrı ve teslimiyeti öğretti. Dünyanın fani olduğunu, asıl hürriyetin Allah’a kul olmakta yattığını orada daha iyi kavradı. Karanlık duvarların ardında, Kur’an’ı yoldaş edindi. Her ayet, yüreğine bir kandil gibi doğdu. Zulmün en karanlık anında bile kalbindeki iman ışığı sönmedi. O, orada yalnızca sabretmedi; sabrı iliklerine kadar yaşadı. “Zindanıma güneş doğmayabilir, çiçeklerim solabilir. Ama ben hiçbir zaman eğilmeyeceğim,” diyerek yüreğini dağ gibi sağlam tuttu.

Ancak zindan ondan da çok şey aldı. Gençliğinin en güzel yıllarını demir parmaklıklar ardında bıraktı. Sevdiklerinden, dostlarından uzak kaldı. Dışarıda akıp giden hayatı duvarların arkasından izledi. Ama o, bu kayıpları bir yenilgi olarak görmedi. Bilakis, zindan onun iradesini çelikleştirdi, inancını perçinledi. Oradan bir mahkûm olarak değil, hakikatin izini süren bir adam olarak çıktı. Ve o kapıdan çıktığında, ardında yalnızca bir hücreyi değil, zulme boyun eğmeyen bir direniş destanını bıraktı.

SİYASETTE BİR DİK DURUŞ

Muhsin Yazıcıoğlu, hapisten çıktığında ardında yalnızca zindan yıllarını değil, o yılların kendisine kattığı derin bir bilgelik ve direnci de bırakmıştı. Siyasete adım attığında, Milliyetçi Çalışma Partisi’nde başladı; fakat o, kalıplara sığmayan bir ruha sahipti. Kendi yolunu çizmek, milletin saf, tertemiz sesini duyurmak istedi. Bu arayış onu, Büyük Birlik Partisi’ni kurmaya götürdü. Siyaseti, koltuk ve makam mücadelesi olarak değil, bir duruş ve hizmet aracı olarak gördü. Onun için önemli olan, Allah’a teslim olmuş bir yürekle mazlumun yanında yer almak, hakkı savunmaktı. Meclis kürsüsünden haykırdığı her söz, yalnızca politik mesajlar değil, kalpten gelen bir feryattı.

“Ben Türk milliyetçisiyim, Allah’a teslim olmuş bir Müslümanım ve mazlumların yanındayım,” diyordu. Bu cümleler onun siyaset anlayışını ve hayat felsefesini özetliyordu. Meclis’te konuştuğunda, sesi sadece duvarlarda yankılanmaz, vicdanlara da dokunurdu. O, popülizmin ve politik hesapların uzağında, dosdoğru bir çizgide yürüdü. Yanlış gördüğünde susmadı, güç sahiplerine yaranmak yerine milletin derdine derman olmayı seçti. Haksızlık kimden gelirse gelsin karşı durdu, adaletin peşinden gitmekten bir an bile vazgeçmedi.

Ne var ki, siyasetteki bu onurlu duruşu, geniş kitlelerce yeterince anlaşılmadı. Seçim meydanlarında kalabalıkların peşinden koşmadığı, sandıklarda büyük başarılar elde edemediği doğruydu. Ama o, hiçbir zaman bir oy hesabı yapmadı. Onun için esas olan, doğruyu savunmaktı. Zamanında kıymeti bilinmedi belki ama ölümünden sonra halkın gönlünde bir kor gibi yanmaya devam etti. İnsanlar, onu kaybettikten sonra aslında ne büyük bir değere sahip olduklarını fark ettiler. Ne acıdır ki iyiler çoğu zaman ancak öldükten sonra anlaşılır, Muhsin Yazıcıoğlu da onlardan biriydi.

Ölümüyle sadece bir lider değil, bu milletin vicdanı da sarsıldı. Onun adı anıldığında, toplumun yüreğinde hâlâ bir sızı hissedilir. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ardından her kesimden insan, onun yokluğunu derinden hissetti. Ve bu yokluk, sadece politik bir boşluk değildi; o, zihinlerde ve kalplerde bir eksiklik yaratmıştı. Herkes, o dik duruşun, o inancın ve o cesaretin eksikliğini içten içe hissediyordu. Muhsin Yazıcıoğlu, Erbakan Hoca’nın liderliğindeki Refah Partisi’nin hükümete destek verdiği dönemde de önemli bir tutum sergilemiş, Müslümanların iktidara gelmesinin önünde engel olmamak için doğru bildiği yolda dimdik durmuştu. O, milletin faydasına olan her hareketin yanında olmuş, bir davaya hizmet etmek için tüm benliğiyle inanarak destek vermişti. Bugün hâlâ adının geçtiği her yerde bir hüzün çöker, sol yanımızda derin bir kırgınlık hissederiz. Onun dik duruşu, haksızlığa karşı verdiği mücadele, ardından bıraktığı onurlu miras, milletin kalbinde yaşamaya devam ediyor. Bazı insanlar yaşarken değil, öldükten sonra değer kazanır; çünkü onların bıraktığı iz, zamanla silinmez, aksine derinleşir. Ve Muhsin Yazıcıoğlu, bu milletin yüreğinde hiç sönmeyecek bir ateş bıraktı.

SON YOLCULUK VE BİTMEYEN ACI

25 Mart 2009… Türkiye’nin yüreğinde kapanmayan bir yaranın açıldığı gün. Kahramanmaraş’tan Yozgat’a gitmek için bindiği helikopter, sisli dağların arasında kaybolduğunda, aslında bir milletin vicdanı da o dağlarda mahsur kaldı. Kazanın ardından yaşananlar ise akıllarda cevapsız sorular bıraktı. Enkazın 48 saat sonra bulunması, İHA muhabiri İsmail Güneş’in telefonla yardım isterken verdiği hayat mücadelesi, ardından gelen şüpheli ölümler… Bütün bunlar, milletin yüreğinde tarifsiz bir acı ve adalet arayışı doğurdu.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun cenazesi, sadece bir bedeni değil, bir milletin onurunu taşıyordu. O gün yalnızca bir lider toprağa verilmedi; doğruluğun, dürüstlüğün ve adam gibi adamlığın simgesi olan bir dava adamı da sonsuzluğa uğurlandı. Cenazesinde Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce insan, duaları ve gözyaşlarıyla onu son yolculuğuna uğurladı. Herkesin ortak hissiyatı, büyük bir boşluk ve derin bir özlemdi. Siyasi görüşler bir yana bırakılmış, Muhsin Başkan herkesin gönlünde yer etmiş bir kahramana dönüşmüştü.

Yıllar geçmesine rağmen, Türk milleti Muhsin Yazıcıoğlu’nun yokluğuna hâlâ alışamadı. Onun adı anıldığında gözler buğulanır, yürekler sızlar. İnsanlar hâlâ “O olsaydı, işler başka olurdu,” der. Çünkü o, çalkantılı siyaset sahnesinde dürüstlüğüyle bir kutup yıldızı gibi parlayan nadir insanlardandı. Onu sevenlerin yüreğinde hâlâ dinmeyen bir özlem var. Muhsin Başkan, bu milletin sol yanını kırık bıraktı. Ve o kırık, her geçen gün daha da derinleşiyor.

UNUTULMAZ MİRAS VE VİCDANLARDAKİ ÇIĞLIK

Muhsin Yazıcıoğlu’nun mücadelesi, salt bir siyasi mücadele değildi; o, adaletin peşinde koşan bir dava adamıydı. Sadece kendi partisinin değil, Türk milletinin haklarını savunmak için, her türlü zorluğa göğüs gerdi. Yalnızca koltuk uğruna değil, doğru bildiğini savunmak, inandığı değerlerden taviz vermemek için mücadele etti. Onun adı, sadece siyaset arenasında değil, tüm Türkiye’nin vicdanlarında yankı buldu. Muhsin Yazıcıoğlu’nu anmak, sırf hatırlamak değil; aynı zamanda hakkı savunmak, haksızlıklara karşı dik durmak ve cesurca doğruları dile getirmektir. Onun mirası, sadece sözde değil, eylemde de yaşamalıdır.

Bugün, Taceddin Dergâhı’ndaki kabri başında toplanan insanlar, sadece bir siyasi figürü değil, adaletin peşinden giden bir savaşçıyı anıyorlar. O mezar, Türk milletinin adalete olan inancını simgeliyor. Her bir dua, her bir yürekte, o sonsuz arayışın bir parçası olarak yankı buluyor. “Bu dosya kapanamaz!” diyenlerin sesi, sadece bir adalet arayışının değil, aynı zamanda Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne dair çözülemeyen soruların çığlığıdır. O, sadece bir adam değil, vicdanı olan her Türk’ün içindeki adalet duygusunun ateşini körüklemiş bir figürdür. Kendisinin fiziksel olarak aramızda olmaması, bu adaletin peşinden gidişi bitirmedi. Aksine, ona olan özlem, adaletin bir gün gerçek anlamda yerini bulacağına olan umudu daha da derinleştirdi.

Bugün hala, her Muhsin Yazıcıoğlu anıldığında, bir çok kişinin içindeki boşluk daha da belirginleşiyor. Onun adı anıldığında, gözlerdeki yaşlar, yüreklerdeki acılar, bir dönemin bitişini ve bir eksikliğin hâlâ varlığını gösteriyor. O, ölümsüzdür, çünkü onun mücadelesi sadece bedeninin arkasında değil, toplumun kalbinde yaşamaya devam ediyor. Türk milleti, onun hakkını arayışını unutmadı; belki de hiç unutmayacak. Muhsin Yazıcıoğlu’nun adı, her anıldığında vicdanlarda bir uyanışa sebep olacak, onun mücadelesi, adaletin ve doğruluğun simgesi olarak her zaman hatırlanacaktır. Unutulmaz mirası, her zaman yüreklere işleyerek, Türk milletinin adalet arayışında sonsuza dek bir ışık olacak.

SEN SONSUZLUĞU DÜŞÜNÜRKEN BİZ DE ÜŞÜYORUZ REİS

O şimdi, sonsuzluğa yürüdü. Geride bıraktığı onurlu yaşam, bir destan gibi dilden dile anlatılmaya devam ediyor. Tıpkı o meşhur şiirinde dediği gibi:

“Sonsuzluğu düşünüyorum…
Bir güvercinin kanadında yükselen ezanı…
Bir çocuğun masum bakışında…
Bir yetimin başını okşayan elin duasında…
Ve bir de şehadeti düşünüyorum…”

Bu dizeler, onun ruh dünyasını ve hayata bakışını en saf haliyle yansıtıyordu. Muhsin Yazıcıoğlu, sonsuzluğu yalnızca ölümden sonra varılacak bir yer olarak görmüyordu. Onun için sonsuzluk; mazlumun gözyaşında, yetimin duasında, milletinin istikbalinde gizliydi. O, adını zulme karşı dik duranların arasına yazdırdı. Yüreğinde taşıdığı imanla, adalet ve hakkaniyet için verdiği mücadeleyle sonsuzlukta yerini aldı.

Hayatı boyunca hakikatin izinde yürüdü. Ne zulme boyun eğdi ne de haksızlığa sessiz kaldı. Ömrünü, milletine adadı. Davası için bedel ödemekten kaçınmadı. O, hapislerde çürütülmeye çalışılsa da dimdik durdu. Siyasette makam hırsına kapılmadan, yalnızca doğru bildiği yolda yürüdü. Kimseye minnet etmedi, kimseye boyun eğmedi. Allah için yaşadı, Allah’a kavuştu.

Aradan geçen yıllara rağmen, adı anıldığında gözleri dolan insanlar hâlâ onun yokluğuna alışamadı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ardından yazılabilecek en etkili söz belki de şudur: “O, yaşarken de hakka yürürken de dimdik durdu.” Onun davası, sadece siyasi bir duruş değil, bir adamlık meselesiydi. Kendisini anlamayanlar bile vefatından sonra onun değerini anladı. Ne acıdır ki bu topraklarda iyiler, çoğu zaman ancak öldükten sonra hak ettikleri kıymeti buluyor.

Ve nihayetinde, o büyük insanın ardından söyleyebileceğimiz en doğru cümle şu olacaktır: “Üşüyoruz Reis…” Evet, onun yokluğu, yüreğimizdeki soğuğu her geçen gün daha da derinleştiriyor. Ama biliyoruz ki, bizler onun mirasıyla ısınmaya devam edeceğiz. O, bedenini bu dünyadan alıp sonsuzluğa doğru yürüdü, ama mücadelesi, değerleri ve duruşu bizimle birlikte yaşamakta. Sonsuz dualarımız onunla, unutulmaz mirası daima kalbimizde… Unutmadık, unutturmayacağız. Çünkü bazı isimler, toprağa değil, milletin yüreğine gömülür. Ve o yüreklerde, sonsuzluğa kadar yaşamaya devam ederler…

“Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Aksine onlar diridirler, fakat siz bunu bilemezsiniz.” (Al-i İmran, 169)

Muhsin Yazıcıoğlu, bu dünyadan ayrıldığı günden sonra, sadece adaletin peşinden gidenler için değil, aynı zamanda imanla yaşayıp, şehit olarak vefat edenlerin sembolü oldu. Şehitlerin ruhları, Allah katında en yüksek mertebelerde yaşarlar. Bizler de, ona her daim dualarımızla şahitlik ediyoruz. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

Ve bir hadis-i şerif ile sonlandıracak olursak:
“Şehitlerin kanları, Allah’ın huzurunda en yüksek makamları temsil eder. Her şehit, Allah’ın kudretinin simgesidir.” (Buhari)

Allah rahmet eylesin, onu unutmadık, unutturmayacağız.

Saygılarımla!