Ben Avrupa’dayken, ben Amerika’dayken, ben şuradayken, ben buradayken diyenlere çok gıcık olurum! Ama şimdi ben de demek zorunda kaldım. Demek ki büyük konuşmamak lazımmış…

Konuya girmeden önce bence komik bir olayı size anlatayım:

Büromda oturuyoruz, Amerika’ya, sabah gidip öğlen geri dönmek zorunda kalan biri de var. Şöyle ki annesinin ani ölüm haberini Amerika'ya inişte alınca çarnaçar geri dönmek zorunda kalan böylesine şanssız biri.

İşte o anlatıyor, "Efendim ben Amerika da iken…" dinliyoruz yapacak bir şey yok. Olayı bilen iki kişi var. Diğerleri gerçekten Amerika'yı gezen, dolaşan biri zannediyor, ben de bir şey diyemiyorum. Bir defa, iki defa daha, "Ben Amerika da iken" deyince olayı bilen bir arkadaş, "Yahu abi, sen Amerika’da havaalanı dışına bile çıkmadın" deyince ortalık sus pus oldu.

Neyse ayıptır söylemesi ben gerçekten Amerika’dayken!... sigarayı bırakmadığım daha sağlıklı olduğum günler, dönüş yolundayız. New York JFK havaalanındayız. Gümrük işlemlerinde problem olmaması için havaalanına biraz erken geldik. Öyle olunca da bir süre sonra sigara krizi başladı. İçenler bilir bu meretin ne menem bir kriz olduğunu. Fakat ne mümkün, bu mereti içme yasağının başladığı yıllar, ikiz kuleler bile yıkılmamış.

Arkadaşımla birlikte havaalanı kazan biz kepçe bir köşe arıyoruz. Kafeler, publar ne kadar yer varsa baktık; yok yok yok. Tam umudumuz kesilmişken, kırmızı perdelerle sımsıkı kapalı bir yer ve üzerinde çarpı olmayan işaret… Rahmetli Arşimet gibi bulduk bulduk diyerek sevinçle içeri daldık.

Daldık dalmasına da, ne görelim muhteşem bir mekan. Biz bizim havaalanlarındaki gibi göz gözü görmeyen, tilki damına dönmüş, salaş bir yer beklerken İstanbul'da dahi zor bulacağınız lükslükte özenle döşenmiş bir mekanla karşılaşınca şaşkınlıktan ne yapacağımızı şaşırdık.

Mekan, perdesi gibi tamamen kırmızı renkle döşenmiş. Girişte karşıda büyük bir tezgah, üzerinde kıpkırmızı elmaların olduğu modern bir sepet, bir kasede naneli, çilekli, portakallı vs birçok aromalı sakızlar, çay makinesi, kahve makinesi, meyve suları için sıkma makineleri, dört veya beş çok güzel dizayn edilmiş masa, iki mini etekli çok güzel garson, yerde kırmızı halılar, mükemmel bir havalandırma... Olmayan tek şey para ödenecek bir kasa...!

Bir defa girmiş bulunduk, çıksak bir türlü, çıkmasak bir türlü. Ne yapalım diye düşünürken, birden gözüm dip masadaki Türkçe konuşan insanlara takıldı. Rahatladım, bunlar bizi Türkiye'ye götürecek uçağın pilotları ve mürettebatı idi. Biz de çayımızı, kahvemizi içtik, fakat esas sorun bunların parasını kime ödeyeceğimiz?

Tam bunları düşünürken bizim mürettebat uçağa gitmek için kalkınca ben hemen öndeki apoletli pilota sordum: "Yahu beyim biz bu içtiklerimizin parasını nereye vereceğiz?"

Cevap, "Beni söyleyin sizden para almazlar."

Haydaaaa, zaten o kadar İngilizcem olsa mini etekli garsona sorarım...

Neyse ki arkadan gelen hosteslerden biri bizim bu çaresiz halimize acımış olacak ki, "Siz rahat olun yiyin, için ve gidin, burada her şey bedava!"

Nasıl rahatlamıştık anlatamam.