Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda Ramazanlar daha coşkuyla karşılanırdı. Belediyelerin iftar çadırları yoktu belki ama hayır sahibi insanlar kimseyi aç ve açıkta bırakmazlardı. Evlerin büyük çoğunluğunun iftar sofrasında mutlaka bir iki ihtiyaç sahibi iftar açardı.

Rahmetli babam, Söğütlü Cami müezzini toprağı bol olsun Hüseyin Hocaya iftar saatinde camiye gelen garip guraba kim varsa bize getirebileceğini söylemişti. Rahmetli Hüseyin Hocada hayra vesile olacak olmanın huzuruyla çoğu akşam sekiz on kişiyle bizim eve bu insanları getirirdi.

İftardan sonra misafirler uğurlanırken babamın yaptığı bir ritüel dikkatimi çekti:

Kapının dışında misafirlerini uğurlayan babam, misafirlerin cebine bir şey sıkıştırıyordu. Neden ellerine vermiyordu da ceplerine sıkıştırıyordu, neydi bu merak etmiştim.

Bunun "Diş kirası" denilen mükemmel bir gelenek olduğunu, el açarak veya uzatarak onların onurlarını zedelememek için ceplerine sıkıştırıldığını sonradan öğrenecektim.

Ne kadar mütevazı ve onurlu bir davranış değil mi?

Belediyelerin Ramazan eğlenceleri diye bir etkinlikleri olmazdı. Ama kadınlar, erkekler, gençler ve çocuklar kendi aralarında bir eğlence tertiplerler ve eğlenirlerdi.

Çocukken, iftarı yapar yapmaz kendimizi sokağa atardık. Mahallenin tüm çocuklarının toplanmasını bekler bu arada teravihi hangi camide kılacağımızı tartışırdık. Her zaman kazanan cami "jet imam" diye lakap taktığımız cami olurdu. Güle oynaya oraya gider namazı kılar biraz kıkırdar, büyüklerden fırça yer çıkardık.

Büyüyünce de çok bir şey değişmedi. Yine kaşığı bırakır bırakmaz kendimizi sokağa atardık. Mutlaka arkadaş gurubunun olduğu çay ocağına uğrar arka arkaya çayları yuvarlardık. Ardından teravihe giderdik. Hedef her gün bir camiye gitmekti. Otuz gün otuz farklı cami.

Teravih sonrası sohbet muhabbet bazan birkaç el oyun oynama derken sahur vakti gelir, Kabadayı Mustafa Dayının mis gibi kokan organik ekmeklerinden alır sahur için evin yolunu tutardık.

Kadınlar için de durum farklı değildi. Onlarda her akşam bir komşuda toplanır, ilahiler eşliğinde teravih namazlarını kılar, çaylarını içer, tatlılarını yer güzel sohbetler ederlerdi.

Hayır yapma duygusu bu ayda zirve yapardı. Genel olarak insanlar zekat hesabı için bu ayı aldıklarından insanlar adeta hayırda yarışırlardı.

Beni en çok etkileyen bir hayır türü vardı ki:

İnsanlar arasında güven ön planda olduğu için, mahalle bakkalına çok güvenilirdi, zaten bakkal aileden biri sayılırdı.

Hayır yapacak olan kişi bakkala gelir, "hele şu defteri aç bakalım" derdi. Borçlular arasından en fazla ödeme güçlüğü çeken bir kaç kişi seçilir ve onların bakkala olan borçları ödenir, defter tamamen silinirdi.

Haa önemli bir nokta borcu ödenene borcun kim tarafından ödendiği asla söylenmez, bir hayırsever denirdi.

İnsan onuruna önem verildiği, insanların da onurlu olduğu günlerdi.

Yazsam kitap olur

Diyorum ya eski bana göre çok güzeldi,

Ramazanlar daha da güzeldi.

Mübarek olan Ramazan ayı ülkemize huzur getirsin inşallah.

Sözümüzü, Dücane Cündioğlu'nun muhteşem tespitiyle noktalayalım:

"Yoksullarla eşitliği oruçta arama ey talip, sahur ve iftarda yoksullarla eşit misin, sen önce ona bak".

Selam olsun Malatya'mın güzel insanlarına...