ELEŞTİRİ VE PROTESTO HAKTIR AMA…

Demokrasi, eleştiriyle gelişir. Farklı fikirlerin özgürce ifade edilmesi, iktidarın denetlenmesi, halkın yöneticilere hesap sorması demokratik bir toplumun olmazsa olmazıdır. Protesto, yürüyüş, gösteri yapmak da bu hakkın bir parçasıdır. Ancak önemli olan, bu hakların nasıl kullanıldığıdır. Eleştirinin yerini hakaret, protestonun yerini şiddet aldığında, bu hak olmaktan çıkar ve kaosun kapıları aralanır.

Ne yazık ki, günümüz siyasetinde eleştiri kavramı bambaşka bir boyuta evrilmiş durumda. Milletin oylarıyla Meclis’e giren bazı vekiller, kürsüden topluma örnek olması gerekirken, en ağır küfürleri sarf edebiliyor. Siyasette seviye o kadar düştü ki artık hakaret, normalleşen bir dil haline geldi. Bir vekilin annesine, eşine, kız kardeşine edilen küfür, sadece o vekili değil, toplumun tamamını ilgilendirir. Çünkü bu çirkinliğe göz yummak, zamanla herkesin bundan nasibini alacağı bir düzeni meşrulaştırır.

Bir ülkenin parlamentosunda, ülkenin kaderine yön veren isimlerin birbirlerine en ağır hakaretleri savurduğu bir ortamda toplumun geri kalanından sağduyulu olmasını beklemek mümkün mü? Yasalar belki harekete geçiyor, yargı belki devreye giriyor ama asıl eksik olan toplumsal tepkidir. O küfrü edenlerin annesi, kız kardeşi yok mu? Ya da kendileri bir gün aynı hakaretlere maruz kalınca mı edep ve ahlak akıllarına gelecek?

Özellikle CHP’nin mevcut yönetimi, siyasette seviyeyi düşüren bu dilin en büyük mimarlarından biri haline geldi. Genel Başkan, Meclis kürsüsünden ya da miting alanlarında ağır ithamlarla, iftiralarla muhalefet yapmayı alışkanlık haline getirdi. Ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı’na her fırsatta hakaret etmekten çekinmeyen, hükümeti meşru olmayan yollarla devirmeyi ima eden bir anlayış, demokrasinin neresine sığar? CHP, yıllardır muhalefet sorumluluğunu yerine getirmek yerine kaosun, yalanın, iftiranın siyasetine yöneldi.

GEÇMİŞTEN BİR DERS: YOLLAR YÜRÜMEKLE AŞINMAZ

1968, tüm dünyada gençlik hareketlerinin yükseldiği bir yıldı. Öğrenciler, işçiler, aydınlar sokaklardaydı. Türkiye de bu rüzgârdan nasibini aldı. Üniversiteler hareketlendi, meydanlar dolup taştı. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, “Yollar yürümekle aşınmaz.” diyerek demokratik hakların önemine vurgu yaptı.

Ancak o gün ile bugün arasında önemli bir fark var. O dönemde siyasetin dili bugünkü kadar sert değildi. Liderler, birbirlerine eleştiri yöneltiyor ama bugünkü gibi seviyesizleşmiyordu. Muhalefet, sert bir dille iktidarı eleştirirken bile hakaret etmiyordu. Fakat bugün, en yüksek makamlarda bile ağza alınmayacak sözler rahatlıkla sarf ediliyor. Peki, bu gidişatın sonu ne olacak?

Bugün CHP’nin izlediği siyaset, muhalefet etmekten çok, kutuplaştırmak üzerine kurulu. Milletin seçtiği hükümeti meşru görmemek, sürekli sokak hareketleriyle iktidara gelmeyi umut etmek, siyasetin seviyesini daha da düşürüyor.

SİYASET SOKAĞA İNERSE…

Bugünlerde bazı çevreler, toplumu kışkırtarak sokağa dökmeye çalışıyor. Peki, bu çağrılara uyan gençler, esnaf, işçiler… Onları kim koruyacak? Bir provokasyon anında kim, nasıl bir bedel ödeyecek? Tarihimiz bu tür senaryolarla dolu. Defalarca yaşadık, defalarca acı çektik. Ama belli ki bazıları bundan hiç ders çıkarmamış.

CHP’nin son dönemde izlediği politikalar, toplumu bilinçli olarak germe stratejisine dayanıyor. Geçmişte de Gezi olayları gibi sokak hareketlerini destekleyen, “Halkı sokağa dökelim, hükümeti devirelim.” mantığıyla hareket eden bu anlayış, bugün de aynı söylemlerle insanları kışkırtıyor.

CHP Genel Başkanı’nın ve bazı parti yöneticilerinin, seçimle iş başına gelen hükümeti gayrimeşru göstermeye çalışması, “Sandıkla olmazsa başka yollarla giderler.” gibi açıklamaları, demokrasiyi zedeleyen bir anlayışın ürünüdür. Siyaset sandıkta yapılır, sokakta değil. Ancak CHP, demokratik yollarla iktidara gelemeyeceğini bildiğinden, sürekli kaos yaratmayı bir politika haline getirmiştir.

SİYASETTE NİTELİK KAYBI: HAKARET VE KOMPLOLAR

Bugün siyaset, çözüm önerilerinin değil, kavgaların, hakaretlerin, ithamların konuşulduğu bir alan haline geldi. Eleştiri, fikirle değil, hakaretle yapılır oldu. Yalanlar, iftiralar, komplo teorileri siyasetin merkezine oturdu.

CHP’nin siyaset tarzı, yalanları sürekli tekrar ederek bunları gerçekmiş gibi sunmaya dayanıyor. En son seçim sürecinde de görüldü ki, uydurulan sahte anketlerle, algı operasyonlarıyla toplum yanıltılmaya çalışıldı. Sonuçta sandıkta kaybedilince de yine aynı dil kullanıldı: Halk yanlış yaptı, bu hükümet gitmeli! Oysa halkın iradesine saygı duymayan bir muhalefet, demokrasiye katkı sunamaz.

Dahası, düşenin dostu yok artık. Bir siyasetçi güçlüyken yanında yüzlerce kişi var, ama tökezlediğinde herkes onu yalnız bırakıyor. Bugün desteklenenler, yarın unutuluyor. Yargılananlar, dün kahraman ilan edilirken bugün hain ilan edilebiliyor. İşte bu, siyasetin geldiği en acı noktadır.

SEVİYESİZLİK MEŞRU GÖRÜLÜRSE, DÜŞÜŞ KAÇINILMAZDIR

Bugün siyasette yaşanan seviye kaybı, sadece siyaseti değil, toplumu da zehirliyor. Küfür ve hakaretin normalleştiği bir ülkede, ahlak ve adalet kaybolur. Eğer bu seviyesizlik meşru görülmeye devam ederse, yarın herkes bundan nasibini alacak.

Özellikle CHP ve yöneticileri, siyaseti bir kavga alanı olarak görmekten vazgeçmelidir. Seçimle gelmenin ve seçimle gitmenin en doğal demokrasi kuralı olduğunu kabul etmeyen bir muhalefet anlayışı, topluma sadece zarar verir. Kaos siyaseti, günü kurtarır belki ama ülkeye hiçbir şey kazandırmaz.

Unutulmamalıdır ki;

“Söz namustur, namusunu kaybeden her şeyini kaybeder. Siyaset erdemdir, erdemini yitirenin millete verecek hiçbir şeyi kalmaz.”

Bu gerçeği unutanlar, günübirlik siyasi hesaplar peşinde koşarken aslında kendi geleceğini de karartır. Çünkü seviyesizlik, yalnızca bugünün değil, yarının da çürümesine neden olur. Bir toplumda hakaret, iftira ve çirkin üsluplar normalleşirse, bu sadece siyaset sahnesini değil, aileden iş hayatına kadar her alanı etkiler. Bugün sıradanlaşan çirkinlikler, yarın toplumsal norm hâline gelirse, herkes bundan zarar görecektir.

Seviye kaybı yaşayan bir siyasetin üreteceği tek şey, daha fazla kutuplaşmadır. İnsanları birbirine düşman eden bir üslup, nihayetinde toplumun her kesiminde öfke ve tahammülsüzlük doğurur. Oysa siyaset, kavga ve hesaplaşma alanı değil, millete hizmet etme aracıdır. Demokrasiye inananlar, seçim sonuçlarını hazmetmeyi ve millete saygı duymayı bilmelidir. Eğer muhalefet, sadece karşı tarafı karalamak ve sürekli kavga çıkarmak üzerine bir strateji geliştirirse, toplumun güvenini de kaybeder. Seçimle gelen, seçimle gider; siyaset, halkın iradesine saygı duyanlar için onurlu bir mücadele alanıdır.

Kaos siyaseti, belki kısa vadede bazı gruplara kazanç sağlayabilir ama uzun vadede ülkeye büyük zararlar verir. İnsanları ayrıştıran, kin ve nefret tohumları eken bir anlayış, toplumsal huzuru yok eder. Oysa siyaset, farklı fikirlerin yarıştığı, milletin refahını ve geleceğini inşa eden bir zemin olmalıdır. Erdemli siyasetçiler, kendi kazanımlarını değil, milletin kazanımlarını önceleyen kişilerdir. Bugün toplumu kutuplaştırarak iktidar hayali kuranlar, yarın o kutuplaşmanın içinde kaybolmaya mahkûmdur.

Bu yüzden seviyesizliği bir siyasi araç olarak görmek, bir strateji olarak benimsemek en büyük yanılgıdır. Siyasi başarı, hakaretle, küfürle, iftirayla değil; milletin güvenini kazanmakla elde edilir. Kaybedenler, suçu karşı tarafa atmak yerine önce kendi hatalarını görmeli, siyaseti gerçekten millet için yapmayı öğrenmelidir. Çünkü siyaset, halkın vicdanında kazanılır ya da kaybedilir.

SAYGILARIMLA!