Eski bir Saadet Partili olarak, özellikle her seçim zamanı bayrak ve flamalarını asmak için sabahlara kadar durmadan çalıştığım partinin ne hale geldiğini görmenin üzüntüsü içerisindeyim. Neydi… ne oldu?

Bu yazıyı yazmamın sebebi, bir Müslüman olmam dolayısıyla üzerime ağır bir mesuliyet yüklenmiş olmasıdır. Bu ağır mesuliyet sebebiyle yapacağım uyarılar, kesinlikle nefsani bir hisle söylenmemektedir. Eleştireceğim arkadaşlar, bir zamanlar beraber yol yürüdüğümüz; yürüdüğümüz yolu dava bildiğimiz ve kendilerine dava adamı dediğimiz insanlardır.

Bu sebeple, eğer haddimi aşar ve sürç-i lisan edersem, şimdiden af diliyorum. Rabbim hepimizi affetsin!

Siyasetin doğasında eleştiri, farklı görüşler ve karşıtlık vardır. Ancak Türkiye’de bazı partiler, eleştiriyi aşan bir hazımsızlık ve kendi geçmişlerine ters düşen bir tavır sergiliyor. Saadet Partisi, bu noktada son dönemde dikkat çeken bir örnek. Bu yazıda, Saadet Partisi’nin izlediği politikaları, kimin çıkarlarına hizmet ettiğini ve dün “kardeşim” dediklerine nasıl ihanet ettiğini tartışacağız.

GEÇMİŞTEN GELEN ÇELİŞKİLER

Saadet Partisi’nin kökleri, Milli Görüş hareketine dayanıyor. Bu hareketin temelinde, İslam birliği, adalet ve “batı hegemonyasına” karşı duruş bulunuyordu. Ancak bugün gelinen noktada, Saadet Partisi’nin tavrı ve söylemleri, bu ilkelerle taban tabana zıt bir görüntü sergiliyor. Dün emperyalizme karşı direnişi savunan bir parti, bugün küresel güçlerin söylemleriyle paralel bir duruş sergiliyor. Peki, bu değişimin sebebi nedir?

BU ARKADAŞLAR KİMİN DAVULUNU ÇALIYOR?

Saadet Partisi, son yıllarda muhalefet bloğunda yer almayı tercih etti. Elbette demokratik bir ülkede herkes istediği tarafta yer alabilir. Ancak dikkat çeken nokta, bu tercihin söylemlerine nasıl yansıdığıdır. Dün “milli ve yerli duruş” diye savundukları politikaları bugün itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Örneğin, Türkiye’nin Suriye politikası, İslam coğrafyasındaki mazlum halklara destek ve terörle mücadele gibi konularda, Saadet Partisi’nin çıkışları, kimi zaman bu ülkenin çıkarlarını değil, küresel güçlerin söylemlerini tekrarlar nitelikte.

Bugün Saadet Partisi’nin yönetimine baktığımızda, siyasetin ötesinde bir hınç ve ideolojik sapma görüyoruz. “Hükümeti eleştirmek” bahanesiyle, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını hedef alan söylemleri gündem ediyorlar. Türkiye’nin bölgesel gücünü arttırma çabalarını, sanki emperyal bir hedefmiş gibi gösterip bu projeleri itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

DÜN, KARDEŞ DEDİĞİMİZ KİŞİLERE NE OLDU?

Saadet Partisi’nin bu hazımsız tavrını en iyi şekilde, geçmişte kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendirebiliriz. Dün “kardeş” dedikleri, İslam birliği adına ittifak kurdukları kişiler ve yapılar, bugün yalnızca siyasetin değil, dış güçlerin maşası olarak bile gösteriliyor. Milli Görüş tabanı bu durumu sorgulamaktan geri durmasa da, üst yönetim bu çizgiden uzaklaşmakta bir beis görmüyor.

Dün birlikte yürüdükleri AK Parti’ye ve onun liderine karşı duydukları hazımsızlık, yalnızca bir siyasi rekabet olarak açıklanamaz. Bu, ideolojik bir kırılma ve ne yazık ki ulusal çıkarları görmezden gelen bir tutumdur.

BU YAPILANLAR İHANET Mİ, MUHALEFET Mİ?

Saadet Partisi’nin mevcut durumu, eleştirel muhalefetle ulusal çıkarları zedeleyen bir politikayı ayıramadıklarını gösteriyor. Türkiye’nin hem içeride hem de dışarıda büyük mücadeleler verdiği bir dönemde, bu partinin durduğu yer, ne yazık ki milli bir çizgide değil.

Daha düne kadar emperyalizme karşı direnişi savunan bir hareketin, bugün emperyalizmin dilini kullanması acı bir çelişkidir. Saadet Partisi, kimin davulunu çaldığını ve dün “kardeşim” dediklerine nasıl sırt çevirdiğini sorgulamalıdır. Çünkü gerçek muhalefet, milli çıkarlar zemininde yapılır. Aksi halde bu durum, yalnızca siyasetin değil, tarihin de kara bir sayfası olarak kayıtlara geçecektir.

SAADET PARTİSİ VE ZULMÜ GÖRMEZDEN GELMENİN VEBALİ

Zulüm karşısında susmak, ona ortak olmak demektir. İslam’ın bu net ilkesi, tarih boyunca Müslümanların zulümle mücadelede temel dayanağı olmuştur. Ancak bugün, Türkiye’de bir siyasi partinin, Saadet Partisi’nin, Suriye’deki vahşeti, kadınlara yapılan zulmü ve mazlumların feryadını görmezden gelerek hükümeti eleştirmek adına sergilediği tavır, hem vicdanları hem de akılları zorlamaktadır.

Yazımın bu bölümünde Saadet Partisi’nin Suriye meselesindeki tutumunu, mazlumlara sırt çevirerek yapılan propagandaları ve Müslümanların bu tutum karşısındaki duruşunu, Kur’an, hadisler ve alimlerin sözleri ışığında değerlendireceğiz. Yazı uzuyor uzamasına da, bu hal ve tavırları da bir kaç cümle ile anlatmak mümkün değildir.

SURİYE’DEKİ ZULÜM VE İNSANLIK DIRAMI

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş, modern tarihin en büyük insanlık trajedilerinden biri olarak kayıtlara geçti. Esed rejimi, kendi halkına karşı her türlü vahşeti uyguladı. Masum çocuklar, kadınlar, yaşlılar bombalarla öldürüldü. İnsanlar zindanlarda çürütüldü, işkenceyle can verdi. Kadınlara sistematik tecavüzler yapıldı, hayatta kalmayı başaran kadınlar, savaşın en büyük yaralarını taşıyan bireyler haline geldi. Bu kadınların doğurduğu gayrimeşru çocuklar ise kimliksiz, sahipsiz ve karanlık bir geleceğe mahkûm edildi.

Daha da korkuncu, bu vahşet belgelerle, fotoğraflarla, tanık ifadeleriyle dünyaya duyurulmuşken, bazı kesimlerin, bu gerçekleri yok sayıp Esed rejimini aklamaya çalışmasıdır. İnsanların açlıktan ölüp cesetlerinin köpeklere yem edildiği zindanları görmezden gelmek, hangi vicdana sığar?

TÜRKİYE’NİN MAZLUMLARA DESTEK ÇABASI

Türkiye, Suriye’deki mazlumların yanında duran, milyonlarca mülteciyi bağrına basan, rejim tarafından katledilen halkı korumak için her türlü riski göze alan bir politika izledi. Türkiye’nin Suriye’deki muhaliflere verdiği destek, yalnızca insani bir sorumluluk değil, İslami bir vecibe olarak da görülmelidir. Kur’an’da açıkça belirtilen bir hakikat vardır:

“Zulme uğradıkları için kendilerine savaş açılanlara (yardım etmek) izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.”

— Hac, 39

Bu ayet, mazlumlara destek vermenin hem insani hem de dini bir görev olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak Saadet Partisi, bu gerçekleri görmezden gelip, hükümeti karalamak adına mazlumların çığlığını susturmayı tercih etmektedir.

SAADET PARTİSİNİN ÇELİŞKİLERİ

Saadet Partisi, bir yandan Filistin için destek mesajları verirken, diğer yandan Suriye’de aynı zulmü yaşayan insanlara sırt çevirmektedir. Filistin davasını savunmak elbette önemlidir, ancak aynı duyarlılığı Suriye halkı için göstermemek, siyasi bir çelişki ve ahlaki bir zaaf değil midir? Dün emperyalizme karşı direnişi savunan Milli Görüş çizgisi, bugün nasıl oluyor da emperyalizmin maşası olan rejimlere karşı sessiz kalabiliyor?

Daha acısı, Saadet Partisi’nin, Suriye’deki mazlumları destekleyen Türkiye hükümetine karşı, “Filistin lehine bir şey yapılmıyor” gibi asılsız iddialarla ve son günlerde Suriye’de yalanan olumlu hadiseleri sırf hazımsızlıktan dolayı BOP projesi için İsrail’e alan açılıyor gibi ağır ve çirkin bir propagandaya girişmesidir. Bu tavır, siyasi hazımsızlığın da ötesine geçerek, mazlumların ahını hiçe saymak anlamına gelir.

ZULME RAZI OLMAK, ZULME ORTAK OLMAKTIR

Peygamber Efendimiz (sav), zulüm konusunda ümmetine net bir mesaj vermiştir:

“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”

— Hud, 113

Bu uyarı, sadece zalimlere destek olanları değil, zalimin zulmüne sessiz kalanları da kapsar. Müslümanlar olarak, bir zalime ya da onun zulmüne göz yummak, imanımızla çelişir. İmam Gazali, bu konuda şöyle der:

“Zalime destek veren, onun zulmünü artırmasına yardım eder. Bu, hem dünyada hem ahirette bir vebaldir.”

HAZIMSIZLIĞIN BEDELİ

Saadet Partisi’nin sergilediği bu hazımsız tavır, sadece siyasi bir yanılgı değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Suriye’deki mazlumların çığlıklarını duymazdan gelerek hükümeti hedef almak, hiçbir şekilde meşru bir muhalefet anlayışı değildir. Müslümanlar, zulmü kim yaparsa yapsın, karşısında durmalıdır. Bu, sadece bir vicdan meselesi değil, aynı zamanda imanımızın da bir gereğidir.

Saadet Partisi, “muhalefet yapıyorum” derken zalimin safında yer aldığını fark etmelidir. Çünkü zulme rıza göstermek, ona ortak olmaktır. Ve bu ortaklık, tarihin kara sayfalarında yer alacak, hem dünyada hem ahirette ağır bir bedel ödetecektir. Unutulmamalıdır ki:

“Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”

— Hz. Muhammed (sav)

Saygı ve hürmetlerimle …!