Telefonlar cebe girecek, çarşıda pazarda yürürken telefonla konuşabileceksiniz dense insanların “Yok artık, daha neler!” diyeceği, internet, iPad, laptop, android kelimelerinin dahi duyulmadığı, bırakın bunları siyah beyaz televizyonun bile olmadığı; aseslerimizin (bekçi babalarımızın) düdüklerini duyunca güvenle uykuya daldığımız günlerde, Malatyalıların en büyük eğlence ve haber alma kaynağı radyolardı.

Çünkü çoğu zaman gazeteler günü gününe gelmez, ertesi gün gelir; dolayısıyla haber eskimiş olurdu. Oysa radyo öyle miydi? Ajans diye tabir ettiğimiz haberlerden Türkiye’de ne olmuş, ne bitmiş öğrenirdiniz. En sıcak haberleri radyodan alırdınız.

Aynı zamanda eğlence ve tiyatro ihtiyacımızı da radyo giderirdi. Arkası yarınların arkasını iple çeker, mikrofonda tiyatroları, tiyatro ciddiyetiyle çıt çıkarmadan dinlerdik. Şimdilerde televizyonda yayınlanan ve insan psikolojisini bozduğu ispatlanan diziler yerine, çocuk ufkunu açan, hayal gücünü geliştiren Eflatun Cem Güney masalları dinlerdik.

Radyo, insanın hayal gücünü geliştiren mükemmel bir aletti. Yüzünü görmediğimiz fakat sesine âşık olduğumuz, kafamızda “Nasıl biri olabilir?” diye tasavvur ettiğimiz gerek şarkıcılara, gerekse seslendirme sanatçılarına hep bir görüntü çizer; sonra onları gördüğümüzde sükût-u hayale uğrardık. Hiç unutmam, Şükran Ay ve Taner Şener beni büyük hayal kırıklığına uğratmıştı.

“Demirbank hayırlı günler diler” sloganıyla radyo açılır, yatana kadar açık kalırdı. “Çocuk Saati” adlı program, çocukların gelişmesi adına çok önemli bir görev üstlenmişti.

Nida Tüfekçi yönetiminde, Yurttan Sesler Korosundan Muzaffer Sarısözen ustanın derlediği türküleri dinlemek en büyük zevkimizdi. Mustafa Geceyatmaz’dan, Nuri Sesigüzel’den, Ahmet Sezgin’den, Nurettin Kadıoğlu’ndan, Nurettin Şamlıdağ’dan, Muzaffer Akgün’den, Nezahat Bayram’dan, Muazzez Türing’den, Aliye Akkılıç’tan henüz bozulmamış, yozlaşmamış türküler dinlemek en büyük zevkimiz değil miydi? Özellikle Muzaffer Akgün’ün seslendirdiği Kışlalar Doldu Bugün adlı uzun hava hâlâ kulaklarınızda değil mi? Ya Bedia Akartürk’ten dinlemeye alıştığımız Elmaların Yongası adlı türküyü duyup da yerinde durabilen var mıydı?

Zeki Müren’le Baş Başa adlı program dinleyici rekoru kırardı. Taş Plaktan Günümüze adlı programda Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses kulaklarımızın pasını silerdi. Ya Orhan Boran ustanın sesiyle hayat verdiği Orhan Boran ve Yuki adlı program, günün stresini atmamıza yardımcı olmaz mıydı? Yıldız Kenter, Müşfik Kenter ve Şükran Güngör’ün seslendirdikleri, Tevfik Gelenbe’nin Arap Bacı Kalfa rolüyle bizleri radyo başına toplayan Ağırgüller adlı skeç unutulur mu? Saatlerimizi radyodan saat başı verilen gongla ayarlamaz mıydık?

Özellikle büyüklerin radyo başına geçtiği, “Saat 19.00, burası TRT Ankara Radyosu, şimdi haberler” anonsuyla başlayan, Zafer Cilasun’un o davudi, Gülide Gülizar’ın ipek gibi yumuşak sesiyle bizleri radyo başına toplayan halk tabiriyle “ajans” programı unutulur mu?

1960’larda yeni yeni ülkemize giren, şimdiki ismiyle “pop müzik” olan müzik türüne o zaman “Türkçe sözlü hafif müzik” denirdi. Bu şarkıların çoğunun sözlerini yazan Fecri Ebcioğlu, bu tarz müzik programını da sunar ve program gençler tarafından ilgiyle dinlenirdi.

Hele o maç günleri yok muydu! Takımımızın maçını dinlemek için pazar gününü iple çekerdik. Pertev Tunaseli, Halit Kıvanç, Orhan Ayhan ve daha sonraları Tansu Polatkan’ın o güzel anlatımlarıyla, maçları seyretmesek bile sanki içindeymişiz gibi heyecan duyardık...

Radyo, mübarek çeyiz sandığı gibiydi. Açınca hemen ses vermez, lambasının ısınmasını beklerdi. Üzeri ceviz olanı vardı, formika olanı da; çeşit çeşitti, biri diğerine benzemezdi. Bir tek özellikleri vardı; o da evin en mutena köşesinde oturur ve üzerlerine dantellerin en güzeli örtülürdü. Moskova’dan Varşova’ya, Köstence’den Karna’ya birçok Avrupa ülkesini çekecek kadar da güçlüydü. Tek kusuru bazen hışırtı yapmasıydı. Elektriğin olmadığı yerlerde bu güzellikten mahrum kalmasın diye bu meretin pillisini de yapmışlardı. Pilli ve portatif radyolar, o dönem Avrupa’dan gelen işçi kardeşlerimizin alametifarikalarından biriydi.

İşçi kardeşlerimizin diğer alametifarikası neydi biliyor musunuz?
Onu da bilirsiniz elbet...
O da bir yanına tüy kondurulmuş fötr şapka!

Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına...