İnsanoğlu var olduğu günden beri saadetin peşindedir. Kimisi saadeti parada, kimisi mevkide, kimisi kalabalıkların alkışında, kimisi yalnızlığın huzurunda arar. Lakin ne arandığı kadar önemlidir ne de nerede arandığı. Asıl mesele, arananın ne olduğudur. İşte mutsuzluk tam da bu arayışta şekil bulur: Kimi aradığını ve nerede aradığını bilmeyenin vardığı yer, çoğu kez hayal kırıklığı olur. Bugün mutsuzluğun kaynağı da budur: Ne aradığımızı unuttuk.

MANEVÎ AÇLIĞIN DERİN SESSİZLİĞİ

Mutsuzluk çoğu zaman gönülde başlar. Manevî olarak arzulanan bir şeye ulaşamamak, insanı dıştan sağlam içten çürük bir hâle getirir. İnsan, gönlünde bir boşluk taşır; ama bu boşluğun neyle dolacağını bilemez. Kalbin gıdası olan iman, dua, sabır ve teslimiyet eksikse, ruh yorgun düşer. Göz gülse de kalp ağlar. Kur’an bu hakikati şöyle dile getirir:

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” (Ra’d, 28)

Demek ki gerçek huzur, ne diplomanın ne makamın ne servetin ucundadır; Allah’ın zikrinde saklıdır.

Bugünün insanı, modernizmin sahte ışıklarına kapılarak gönlünü kararttı. Lüksle mutlu olacağını zannetti, ama daha çok yalnızlaştı. Hep daha fazlasını isteyerek huzuru kaybetti. Gönlündeki manevî açlığı sosyal medya tebessümleriyle bastırmaya çalıştı ama derinlerdeki sessizlik hiç dinmedi. Çünkü kalp, içindeki boşluğu ancak Yaradan’la doldurabilir. Ve kim Allah’a yönelirse, yolda yalnız değildir.

MADDÎ BEKLENTİNİN KIRIK DÜNYASI

İnsanoğlu rızık için çalışır, kazanır, biriktirir. Bu meşrudur. Ancak rızkı ilahlaştırmak, parayı mutluluğun anahtarı sanmak, insanı mutsuzluğa hapseder. Çünkü paranın huzur getireceği düşüncesi, kapitalist dünyanın bize sunduğu en büyük yalandır. Bugün maddî olarak her şeye sahip olan nice insanın antidepresanlarla yaşadığını görmek, bu yalanın çöküşüdür. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Zenginlik, mal çokluğu değildir; asıl zenginlik gönül zenginliğidir.” (Buhârî, Rikak 15)

Gönlü fakir olanın cüzdanı dolsa ne çıkar?

Ev sahibi olmak, araba almak, banka hesabını büyütmek… Evet, bunlar hayatın gereklilikleridir. Ancak bunlar hayatın anlamı hâline gelirse, ruh orada daralır. Çünkü insan bir hedefe ulaşınca yeni bir hedef ister; o da gerçekleşmeyince mutsuzluk başlar. Maddiyat, ancak yerinde durursa insana hizmet eder; onun ilahı olursa insanı köleleştirir. Bugün mutsuzluk, çoğu kez hedeflenenin gerçekleşmemesi değil, hedefin zaten yanlış seçilmesindendir.

MEVKİ VE MAKAM HEVESİNİN SESSİZ İSYANI

Toplumda yükselme arzusu, insanın fıtratına konmuş bir tohumdur. Ancak bu tohumun toprağı tevazu, suyu liyakat, ışığı sabır olursa meyve verir. Yoksa makam hırsı, kişiyi içten çürüten bir kurt gibidir. Bugün makamı elde edemeyen nice insan, hayal kırıklığıyla mutsuzluk içinde kıvranıyor. Çünkü hayatlarını unvanlara bağladılar. Oysa Efendimiz (s.a.v.), Mekke’nin fethinde en yüksek makama sahipken de devesine secdeye varırcasına binmişti.

Mevki ile mutlu olmak isteyen, onunla kaybetmeyi de göze almalı. Çünkü makam gelip geçicidir. Asıl kalıcı olan, makamda nasıl durduğundur. İzzet, fazilet ve şerefi makamdan uman, bunları makamla kaybeder. Ama bu değerleri içten kuşanan kişi, makam gittiğinde bile dik durur. Çünkü onun şerefi koltukta değil, kalbindedir. Mutsuzluk, çoğu zaman yerleşilemeyen makamlardan değil, şahsiyetin makamdan daha küçük kalmasındandır.

SOSYAL İLİŞKİLERDEKİ KIRILGANLIK VE HADSİZLİK

İnsan, sosyal bir varlıktır. Dost ister, sevilmek ister, anlaşılmak ister. Ancak çağımızda ilişkiler yüzeyselleşti. Samimiyet yerini çıkar ilişkilerine, sadakat yerini menfaate, sabır yerini tahammülsüzlüğe bıraktı. Hadsizlik arttı. İnsanlar birbirlerine sınır koymadan konuşur oldular. Bu da kırgınlıkları ve moral bozukluklarını beraberinde getirdi. Nitekim Kur’an buyurur:

“Ey iman edenler! Zandan çok sakının… Birbirinizin kusurunu araştırmayın, birbirinizi çekiştirmeyin.” (Hucurat, 12)

Sosyal ilişkilerdeki mutsuzluk, çoğu zaman dilin ve sınırın kaybolmasından doğar.

Bir dostun incitici sözü, bir akrabanın nankörlüğü, bir arkadaşın vefasızlığı… Bunlar insanı kırar. Ama kimileri bu kırgınlığı büyütür, kimileri ise sabırla aşar. “Adam gibi adam” bu noktada ayrılır zaten. Çünkü adamlık sadece fiziksel cesaretle değil, gönül olgunluğuyla olur. Vurdumduymaz olanlar geçip giderken, erdem sahibi olanlar her duygunun izini taşır. Mutsuzluğu derinlemesine yaşar ama onu dönüştürür. Acıyı bilgiye, hüznü hikmete çevirir. Zira gönül ehli insan, acıyı bile öğretiye dönüştürendir.

İZZET, FAZİLET, ŞAN VE ŞEREFLE YÜCELEN İNSAN

Bazı insanlar mutsuzlukla erirken, bazıları onun içinden yeniden doğar. Çünkü içlerinde izzet vardır, vakar vardır, fazilet vardır. Onlar mutsuzluğu bir nihayet değil, bir geçit bilir. Gölgeden geçerek güneşe ulaşanlardır bunlar. Kur’an şöyle buyurur:

“Allah, dilediğini izzet sahibi kılar, dilediğini zelil eder.” (Âl-i İmrân, 26)

İzzeti sadece Allah’tan bekleyenler, mutsuzluğa bile şükürle bakar.

Erdemli bir insan, mutsuzlukla karşılaştığında “neden ben?” demez; “Ben bundan ne öğrenmeliyim?” der. Çünkü onun pusulası iç alemdir. Soytarılar geçici heveslerle mutlu olurken, adam gibi adamlar yıkılmadan yeniden yürümeyi bilir. Mutsuzluk onları eğitir, kemale ulaştırır. İşte bu yüzden, hayat bir sınavdır; bu sınavda izzetle sabredenler kazananlardır.

MÜCADELEDEN KAÇMAYANIN MUTLULUĞU

Mutsuzluk insan olmanın tabii sonucudur. Asıl mesele mutsuzluğu yönetmektir. Onun bizi şekillendirmesine değil, bizim onu anlamlandırmamıza fırsat tanımaktır. Çünkü her mutsuzluk bir ikazdır; yanlış yön, eksik hedef, sahte beklenti… Mutsuzluk, arayışımızı yeniden gözden geçirmemiz için Allah’ın gönlümüze koyduğu bir sinyaldir.

Günlük hayatta da bunu görürüz. Uzun süre işsiz kalan bir genç, sonunda içinden bir cevher keşfeder. Maddî krize giren bir aile, sadeliğin kıymetini öğrenir. Mevkisini kaybeden biri, kendine yeniden döner. Sosyal ilişkilerde kırılan biri, gerçek dostluğu arar. Yani mutsuzluk, bazen en doğru kapıyı çalan öğretmendir.

Bugün mutsuzluk bir salgın gibi. Çünkü beklentilerimizle hakikat arasında uçurum var. Sabırla inşa etmek yerine hızla tüketiyoruz. Her şey olsun, hemen olsun istiyoruz. Halbuki hayat bir süreçtir. Mutsuzluk bu sürecin doğal parçasıdır ama kalıcı olmamalıdır. Onu içimize hapsedersek zehir olur; anlarız, dönüştürürsek şifaya dönüşür.

İzzet, fazilet, şan ve şeref… Bunlar insanı yücelten değerlerdir. Eğer bir insan mutsuzluğunu bu değerlerle yorumluyorsa, yıkılmaz. Çünkü o bilmektedir ki: “Dünya bir imtihan yeridir ve sabredenler için sonunda mükafat vardır.” (Zümer, 10)

UNUTMAYIN,

“İnsan mutsuzlukla sınanır, ama izzetle yürüyen her zaman mutlu sona ulaşır.”

SAYGILARIMLA!