Bazı kareler vardır; ne kadar “açıklama” getirirsen getir, fotoğraf yine konuşur. Çünkü mesele görüntü değil, ölçü meselesidir. Kamer Genç’in mezarı başında, kahkahalar eşliğinde kadeh tokuşturulan o görüntüler de öyle: İnsan bir an durup soruyor… Bu bir mezar ziyareti mi, yoksa yanlışlıkla mezarlığa taşınmış bir sofra sonrası şenliği mi?
Ve bu karenin merkezinde sıradan biri değil; evli, çocuk sahibi, yıllardır siyasetin vitrininde olan, Malatya’yı Meclis’te temsil eden bir milletvekili var: Veli Ağbaba.
En baştan netleştireyim: Mesele “alkol” değil. Rakı masasıyla kimsenin kavgası yok. Mesele yer. Mezarlık dediğin yer, insanlığın ortak hafızasında ‘eğlence’yle yan yana gelmez. İnançlar değişir, iktidarlar değişir, diller değişir; ama mezarın başındaki tavır değişmez: susmak, baş eğmek, saygı.
İNSANLIK HAFIZASINDA MEZARLIK NEDEN ‘AYRI’DIR?
İnsanoğlunun bilinen geçmişinde, nereye gidersen git şunu görürsün: ölüm için ayrılmış yer, yaşam alanından farklı bir anlam taşır. Her toplumda mezarlar aynı uzaklıkta olmayabilir; kimi yerde evin yakınına, kimi yerde köyün dışına konur. Ama ortak duygu şudur: Orası “gündelik hayatın devam ettiği yer” değil; başka bir sınırın çizildiği yerdir.
Yani mezarlık, sadece toprak parçası değil; bir yas-matem mekânı, bir hüzün ve hatırlama alanı, geride kalanların acısına saygı gösterilen bir “durma” noktasıdır. Hangi inanışa mensup olursan ol, hangi kültürden gelirsen gel; mezarlıkta davranışın değişir. Sesin kısılır. Kahkahan düşer. Çünkü orada birinin “yakını” yatıyordur; o yakınlık, yaşayanın kalbinde hâlâ kanayan bir yer olabilir.
Bu yüzden mezar başında kadeh tokuşturmak, sadece “farklı yaşam tarzı” falan değildir. Bu, dünyanın dününden bugününe, kültürler üstü bir ortak duyguya çarpar: saygı.
SİYASETİN “HER YER SAHNE” HASTALIĞI
Ama siyaset öyle tuhaflaştı ki; bazıları artık her yeri “sahne” sanıyor. Sanki kameralar açıldı mı, mekânın adı değişiyor: Kabristan değil “platform”, dua değil “etkileşim”, taziye değil “içerik”.
Mezarı bile sahneye çeviren o rahatlık var ya… Asıl rahatsız eden o.
BİR DE SAVUNMA KISMI VAR Kİ KARA MİZAHIN EN KARANLIK YERİNDE DURUYOR: “VASİYETTİ…”
Bu ülkede “vasiyet” kelimesi bazen sihirli anahtar gibi kullanılıyor; her kapıyı açacağını sanıyorlar. Ama vasiyet olsa bile—bak altını çizeyim—mezarlıkta gösteriye çevrilmiş bir kadeh sahnesi, geride kalanların acısına saygıyı ortadan kaldırır. Kaldı ki aile ve avukat “böyle bir vasiyet yok” diyorsa, iş daha ağır bir yere gider: Ölü adına konuşup, tartışmalı davranışı onun sırtına yüklemek… Bu, siyasetin en kolay kalkanı ama en çirkin olanıdır.
VELİ AĞBABA NEDEN ÖNE ÇIKIYOR?
Çünkü Veli Ağbaba sıradan bir vatandaş değil. “Ben böyle yaşarım” lüksü yok. O an orada sadece Veli Ağbaba yok; CHP var, Meclis var, Malatya var. Ve evet, kendi ailesi var. Evli bir siyasetçi, topluma “denge” ve “sorumluluk” duygusu göstermesi gereken biri. Mezarlıkta kahkaha eşliğinde kadeh tokuşturmak, gençlere “sorumluluk” değil, “sınır yok” dersi verir. Gençler bunu ders diye almaz; en fazla “skeç” diye izler.
MALATYA VİCDANI BURADA DURUR
Malatya sağcı-solcu diye ayrılmaz; Malatya edep bilir. Ölüsüne saygıyı bilir. Mezarlıkta nasıl durulacağını, ne zaman susulacağını bilir. Bu şehir adına Meclis’te oturan birinin mezar başında kadeh kaldırması, Malatya’yı temsil etmek değil, Malatya’yı mahcup etmektir.
Ve işin özeti şudur:
Mezarlıkta kadeh kaldırmayı “özgürlük” sanan siyasetçi ne gençlere örnek olabilir ne de bu topraklarda ve dünyada ölüsüne saygıyı yüzyıllardır omuzlarında taşıyan insanlığın ortak vicdanını temsil edebilir.

