TARİH TEKERRÜR EDİYOR

Tarih yalnızca sayfalar arasında sıkışmış bir geçmiş değildir. O, bazen bir milletin uyanışı, bazen bir ümmetin dirilişi, bazense zulmün hüküm sürdüğü topraklarda yeniden yükselen bir adalet çağrısıdır. Türkiye, son yıllarda kendi tarihsel misyonuna geri dönüyor. Sessiz mazlumların sesi, kimsesiz coğrafyaların kimsesi oluyor. Bu, öyle kolay kazanılmış bir irade değil; yüzyıllardır taşınan bir emanetin yeniden fark edilmesidir.

Tarihte defalarca kez olduğu gibi, yine bir dönüm noktasındayız. Osmanlı’nın son döneminde zayıflayan merkezi otorite, ümmet coğrafyasında büyük yaralar açmıştı. Türkiye Cumhuriyeti ise kuruluşunun ardından içine kapalı, “Yurtta sulh, cihanda sulh” söylemiyle sınırlı bir dış politika benimsedi. Ancak bu söylem, artık günümüzün çok boyutlu küresel krizlerini taşımaya yetmiyor. Bugün Türkiye, sadece yurdunda değil, dünyada da barış tesis etmek zorunda olan bir devlettir.

YURTTA SULH DEĞİL, DÜNYADA ADALETLE SULH

Dünya artık eskisi gibi değil. Küresel barış, artık sadece sınırların korunmasıyla değil; dünyanın her köşesinde adaletin sağlanmasıyla mümkün hale gelmiştir. Bugün Türkiye, Libya’da, Suriye’de, Karabağ’da, Afrika’da ve Asya’da yürüttüğü diplomatik ve askeri misyonlarla sadece kendi güvenliğini değil, aynı zamanda dünya barışına katkıyı da amaçlamaktadır. Çünkü artık “yurtta sulh”un anahtarı, “cihanda adalet”tir.

Bölgesel krizlerin yansımaları sınırlarımızla sınırlı kalmıyor. Suriyeli mülteciler, Karabağ’da yaşanan çatışmalar, Afrika’da ortaya çıkan istikrarsızlıklar bize bir şey öğretti: Eğer adaleti dışarıda savunmazsan, içeride huzuru kaybedersin. Türkiye, bu gerçeği fark etmiş ve pasif seyirci konumunu reddederek aktif bir küresel aktör olmayı tercih etmiştir.

KARABAĞ’DAN KEŞMİR’E: KARDEŞLİĞİN COĞRAFYASI GENİŞLİYOR

Türkiye, Azerbaycan ile olan bağını sadece dil birliğiyle değil, can birliğiyle de gösterdi. Karabağ zaferinde sadece diplomasi değil, inanç, kararlılık ve kardeşlik kazandı. Bu tarihi başarı, Türkiye’nin askeri ve stratejik kapasitesini olduğu kadar, ahlaki üstünlüğünü de ortaya koydu. Aynı ruh ve kararlılık bugün Keşmir için de geçerli olmalıdır.

Keşmir, yıllardır işgal altında, Müslüman halkı her gün yeni zulümlere uyanıyor. Pakistan ile olan kardeşliğimiz yalnızca sözde değil; kalpte, tarihte ve inançta kök salmış bir bağdır. Karabağ’da ne yaptıysak, Keşmir’de de yapmak zorundayız. Çünkü kardeşlik sadece iyi günde değil, zor günde de omuz vermektir.

“ORADA NE İŞİMİZ VAR” DİYENLERİN GÖZLERİNE TARİHİ SÜRMEK GEREK

Ne zaman Türkiye bir adım atsa, içerden bir ses yükselir: “Orada ne işimiz var?” Bu zihniyet, ne tarih bilir ne coğrafya. Halbuki Osmanlı’dan bu yana Türkiye sadece kendi sınırlarını değil, ümmetin sorumluluğunu da taşımıştır. Bugün Keşmir’e sırt çevirmek, yalnızca bir coğrafyayı değil, bir değeri, bir inancı ve bir tarihi inkâr etmektir.

Bu millet Çanakkale’de sadece Anadolu’yu değil, İslam dünyasını savundu. Kudüs için can verdi, Somali için gözyaşı döktü. Şimdi Keşmir için harekete geçmek sadece bir strateji değil, bir vicdan borcudur. Her “orası bizi ilgilendirmez” diyenin karşısına, İslam kardeşliğini, tarih bilincini ve insanlık onurunu koymak gerekir.

EZİLENLERİN ABİSİ, DÜNYANIN HÂMİSİ OLMAK KOLAY DEĞİL

Türkiye bugün sadece bir bölgesel güç değil, küresel bir vicdan adayıdır. Bu rolü üstlenmek kolay değildir. Dünyanın hâmisi olmak, sadece yardım göndermekle değil, gerektiğinde sahaya inmekle mümkündür. Ezilen ve Türkiye’yi bir büyük olarak görenlerin abisi olmak kolay mı? Bugün mazlumlar Türkiye’ye güveniyor, çünkü sadece konuşmuyoruz; gerektiğinde mücadele ediyoruz.

Elbette bu süreçte bedeller olacak. Karalama kampanyaları, içerden hain sesler, dışardan kuşatma girişimleri artacak. Ama biz ne zaman bir mazluma sahip çıksak, tarih bizi yazıyor. Ne zaman “biz de varız” desek, dünya bizi duyuyor.


TÜRKİYE SADECE DEVLET DEĞİL, DÜNYANIN ADALETİDİR

Bugün Türkiye, bir medeniyetin yeniden inşasına öncülük ediyor. Bu medeniyet, Batı’nın tahakkümüne değil; hakikatin, adaletin ve kardeşliğin hükümranlığına dayanıyor. Ve bu medeniyetin merkezi, İstanbul’un kubbelerinden Keşmir’in dağlarına kadar uzanıyor.

Unutulmamalıdır ki, güçlü olmak sadece ekonomik ya da askeri güçle ölçülmez. Güç, haklının yanında durma cesaretiyle ölçülür. Türkiye, Karabağ’da bunu yaptı. Keşmir’de de yapacak. Çünkü biz biliyoruz ki, hakkı savunmak, coğrafya seçmez. Hakkı savunmak, iman işidir, vicdan işidir.

İçeride ve dışarıda buna engel olmaya çalışanlar elbette olacak. Ama necip milletimiz, bu oyunu defalarca bozdu, yine bozar. Çünkü bu milletin mayasında “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diyen bir ruh var. Ve bu ruh, kıyamete kadar diri kalacak.


UNUTMAYIN,

“Bir mazlumun yüreğinde Türkiye varsa, bu dünyada ne işimiz var diyenlerin bu vatanda yeri yoktur.”

SAYGILARIMLA,