Ölüm yıldönümünde rahmetle anıyorum…

1937 yılının, Ilık ve pırıl pırıl bir İstanbul sabahı...

Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nın denize bakan balkonunda sabah kahvesini yudumlarken;

Genç bir kayıkçı, kürekleri aheste aheste çekerek sarayın önünden geçer...

Dudaklarında hazin ve yanık bir şarkı vardır...

Sarı kurdelem sarı

Dağlara saldım yari

Dağlar kurbanın olam

Tez gönder nazlı yari, yandım hey, vallah yandım esmerim

Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim.

Bu şarkıyı dinleyen Atatürk çok etkilenir. Şimdiye kadar hiç duymadığı bu şarkıya hayran kalmıştır. O gece Safiye Ayla’ya olanları anlatır ve bu şarkıyı söylemesini ister ve üç defa tekrar ettirir, sonra mecliste bulunan Selahaddin Pınar’a sorar;

Bu şarkının bestekarı kimdir?

Fahri adında bir genç paşam.

O halde bestekarından dinleyelim bu eseri...

Taksim Bahçesindeki programını bitiren genç müzisyen Cağaloğlu’ndaki pansiyonuna dönmüş ve dinlenmek için yatağına uzanmıştır. Kapının kırılırcasına çalınmasına uyanır ve kapıya yönelir ;

“Kim o”?

“Polis...Kapıyı aç”

Gecenin bu saatinde polisi buraya getiren sebep ne olabilirdi, yoksa yine bir iftiraya mı kurban gidiyorum? Düşüncesiyle kapıyı açtı.

“Giyin benimle gel” diyen sert komutla kendine geldi.

Giyinip gelen genç adam, ısrarla soruyordu;

“Nereye götürüyorsunuz, suçum nedir?

“Cinayet işlemişsin, olay yerinde tatbikat yapacağız, diye cevap verdi polis.

“Korktuğum başıma geldi. Demek yine bir iftiraya uğradım” diye düşündü genç müzisyen.

“Benim cinayetle ilgim yok, iftira atmışlar bana“ dedi ama polis onu dinlemeden motosikletin sepetine atıp gaza basmıştı bile.

Motosiklet hızla yol alırken, gözlerini kapayıp başına gelen bu olaydan nasıl kurtulacağını düşünürken, bir süre sonra motosikletin durduğunu hissedip gözlerini açtı.

Polis elinden tutup yere indirirken;

“Çok mu korktun”? Dedi ve ilave etti:

“Şaka yaptım, şaka. Haydi bakalım doğru Dolmabahçe Sarayına, Atatürk seni huzuruna istemiş. Hayırdır inşallah”

Genç müzisyeni alıp, Atanın huzuruna çıkarırlar, iki elini öptükten sonra saz heyeti arasında kendine gösterilen yere oturur. Saz heyeti, Nubar Tekyay, Şükrü Tunar, Necati Tokyay, Selahaddin Pınar gibi dev isimlerden oluşmaktadır.

Masanın üzeri fındık, fıstık, badem doludur.

Atatürk; “Haydi, işte fıstık işte badem. Başla bakalım”.

Şarkı söylendikten sonra, Atatürk “ben olsam esmeri kaymakla beslerdim” diye latife yapar.

O günden sonra Atamızın övgüsüne mazhar olan ve devrin en büyük saz üstatlarının olduğu bu kadroya dahil olan genç müzisyen, sonraları Malatya’lı Fahri adıyla tanınacak olan Fahri Kayahan’dan başkası değildir...
...

1918 yılında Malatya’da doğan Fahri Kayahan’ın babası Gaffar Ağa’lardan Mustafa Bey, annesi Şam Kadısının kızı Şerife Hanımdır. Kız kardeşi Makbule 11 yaşında vefat edince ailenin tek çocuğu olarak büyümüştür. İlk orta tahsilini Malatya’da tamamlar. Evleri bugünkü P.T.T. binasının yerinde ve sokağın başındadır. Babası manifaturacı olduğu için babasının yanında çalışmaya başlar. Fakat tüccarlık ona göre değildir, onun aklı fikri musikidedir.

Önceleri bağlamaya heves eder ve bir süre bağlama çalar. Daha sonra Karaköylü Reşat Dayı’dan tambur dersleri alır. Böylece bağlamayı bırakıp tambur çalmaya başlar.

Çocukluk ve gençlik yıllarında yakın arkadaşları Asım Kurdal, Mahmut Hoşhanlı, Diyarbakırlıoğlu Faruk, Ahmet Fırat, Mustafa Kılıçaslan… vb.’

Cumhuriyetin onuncu yıl kutlamaları sırasında Malatya’nın ileri gelen ailelerinden Hamikoğlu Hacı Ağa’nın büyük kızı Fahriye, yanında küçük kız kardeşleri ve arkadaşıları ile şenlikleri izlemeye çıkmıştır.

Bu esnada orada olan Fahri, bir kız görür ve hemen aşık olur...

Bu kız Hamikoğlu Hacı Ağanın kızı Fahriyedir...

1933 yılında, Malatya’nın ileri gelen ailelerinden Hamikoğlu Hacı Ağa’nın kızı Fahriye ile evlenip Hacı Ağa’nın Kozkökü camisi civarındaki konağına iç güveysi olarak girer. Konakta akşamları meşkler yapılır, Hacı Ağa Keman çalarken damadı Fahri’de ona tamburu ve sesiyle eşlik etmektedir.

Evlilikleri mutluluk ve esenlik içinde geçmektedir. Bir süre sonra bir kızları olur, adını Suade koyarlar.

1936 yılının ocak ayının son günü, Fahri’nin hayatını kökten değiştirecek talihsiz bir olay gerçekleşir. Çok sevdiği eşi Fahriye talihsiz bir şekilde hayatını kaybetmiştir. (Fahriye’nin ölümüyle ilgili değişik rivayetler vardır. Fakat gerçek onlarla birlikte gittiği için, onların Aziz hatıralarına saygısızlık olur düşüncesiyle, biz sadece vefat etti diyerek geçiştireceğiz.)

Hanımının ölümünün derin acısına dayanamaz. İki yaşındaki kızını, anne ve babasını yanına alarak Malatya’yı terkederek, İstanbul’a gelir. Geliş o geliştir, bir daha Malatya’ya dönmez.

İstanbul’da Selahaddin Pınar ve Artaki Candan gibi devrin önemli sanatçılarıyla birlikte çalışır. 1937 yılında Almanya’ya giderek yedi adet plak yapar ve artık iyice ünlenmiş ve Malatya’lı Fahri ismini kullanmaya başlamıştır.

Sarı kurdele plağının o devrin şartları göz önüne alındığında 210.000 adet satması ne kadar sevildiğinin göstergesidir diye düşünüyorum.

Sarı kurdelenin hikayesini soranlara,

”Hazin bir aşk macerasıdır bu. Sevgili karımla lise yıllarında tanışmıştık, sarı kurdele takardı. Evet hazin ve uzun bir hikaye” diyerek keser fazla konuşmazdı.

Artık sesi ve sazıyla Türkiye’nin tanıdığı bir sanatçı olmuştur. Gelen film tekliflerine kayıtsız kalamamış, devrin ünlü kadın sanatçılarıyla filmler çevirmiştir. Kendisi de senaryolar yazmış ve bir çok senaryosu filme çekilmiştir.

İçkili mekanlarda çalıp söylemesine rağmen hayatı boyunca içki ve sıgara kullanmayan Malatya’lı Fahri hiç bir zaman aşırı davranışlarda bulunmayan hassas ve sakin biri olarak tanınırdı.

Bu özelliğini Yeşilay dergisinin Haziran 1947 tarihli, 174. sayısında “Bütün içkilere harp ilan ettim” diyerek açıklıyor.

Şu dörtlük de Fahri Kayahan’a aittir.

“Öyle bir merdim ki sanki yaydanım

Akan sular gibi kaynıyor kanım

İçkinin en büyük düşmanıyım ben

Sazımla sözümle Yeşilay’danım.”

Fahri Kayahan’ın müzik âleminden en iyi arkadaşları Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Bayan Neriman, Suzan Yakar, Aziz Şenses, Urfalı Cemil, Selahattin Pınar, Sadettin Kaynak, Sadi Yaver Ataman, Zeki Duygulu ve Artaki Candan’dır. Sadiye Arcıman ile de kısa bir evliliği olmuştur.

1969 yılına geldiğimiz günlerde, bir akrabasının evine akşam yemeğine davetliydi. Gece yarısına doğru evine döndüğünde evinin soyulduğunu gördü. Özel eşyaları, besteleri, plakları ve elbiseleri çalınmıştı. Bütün dünyası yıkılmış, özellikle yeni yaptığı bestelerinin çalınması Malatya’lı Fahri’yi çok üzmüştü, bu olanlar karşısında şok geçirdi ve hastaneye kaldırıldı.

Çileler ve sıkıntılarla geçen hayatının bu bölümünde vücut direncini kaybetmiş bir halde hastanede bir ay mücadele etti. Tüm çabalara rağmen kurtarılamayarak 22 Nisan 1969 yılında çok sevdiği Fahriye’sinin yanına göçtü.

Cenazesi 25.4.1969 Cuma günü öğle namazını müteakip Şişli Camii’nden alınarak Zincirlikuyu Kabristanında ebedî istirahatgâhına tevdi olundu...

Son yıllarda Malatya’lı olduğunu gizleyen sözde sanatçılar gerçeği ortada iken, isminin başına şehrimizin güzel ismini koyarak tüm Malatya’lıları onurlandıran, hemşehrimiz Fahri Kayahan’a Allah’tan rahmet diliyorum.

Bir değerimizi daha andık ve de hatırlattık...

Mekanı cennet olsun.

Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına…