Kuşaktan kuşağa aktarılan, her dinlendiğinde gözleri dolduran "Uyan Suna’m Uyan Derin Uykudan" türküsü sadece melodisiyle değil, hamurundaki gerçek ve acı dolu hikayesiyle de hafızalara kazınmış durumda. Malatya’da başlayan bu tutkulu aşkın, tek bir şüphe tohumuyla nasıl bir drama dönüştüğünü biliyor muydunuz?
Büyük Bir Aşk Ve Masumiyetin Sınavı
Malatya’da yaşayan Fahri Kayahan, eşi Suna’ya derin bir aşkla bağlıydı. Gözünden bile sakındığı eşinin sadakatinden ve doğruluğundan en ufak bir şüphesi yoktu. Ancak o dönemin gelenekleri gereği kadınların bir araya geldiği hamam eğlencelerinden birinde yaşanan masum bir detay, felaketin fitilini ateşleyecekti.
Suna’nın sırtında, kıyafetlerinin asla açıkta bırakmadığı gizli bir ben vardı. Bu beni hamamda fark eden kişi ise Suna’nın yakın arkadaşı Neriman Hanım’dan başkası değildi.

Bir Mahalle Kavgası Ve Söylenen O Yıkıcı Cümle
Neriman Hanım, akşam evinde eşi Mustafa Bey ile sohbet ederken arkadaşının sırtındaki bu benden bahsetti. Aradan zaman geçti... Fahri Kayahan ile Mustafa Bey, mahalle kahvesinde henüz bilinmeyen bir sebeple tartışmaya başladı.
Sözlü tartışma giderek büyüdü ve arbedeye dönüştü. Fahri Kayahan’ın "Bir daha karşıma çıkma, seni el aleme rezil ederim!" sözleri üzerine gözü dönen Mustafa Bey, rakibini en hassas yerinden vurmak için o zehirli cümleleri sarf etti:
"Sen benimle uğraşacağına kendi karına sahip çık! Ben senin karının sırtındaki beni bile bilirim!"
Şüphenin Zehri Ve Bitmeyen İşkence
Duydukları karşısında adeta beyninden vurulmuşa dönen Fahri Bey, kahvehaneyi terk edip hışımla eve koştu. "El adamı karımın sırtındaki beni nereden bilebilir?" sorusu beynini kemiriyordu.
Eve varıp durumu Suna’ya anlattığında Suna gözyaşlarına boğuldu, yeminler etti, "Aman beyim etme, senden başkasına bakar mıyım?" diyerek kendini savundu. O gece Fahri Kayahan eşine sarılarak ikna olduğunu söylese de içine düşen o amansız şüphe tohumu bir türlü yok olmadı.
Suna, eşinin gözlerindeki o kırıcı imayı ve güvensizliği her gün hissetmeye devam etti.
Veda Mektubu Ve Şafak Vakti Gelen Acı
Günlerden bir gün, akşam yemeğinde çıkan ufak bir tartışma sonrası Fahri Kayahan aynı konuyu yeniden açtı ve öfkeyle evi terk etti. Eşinin kendisine hiçbir zaman tam olarak inanmayacağını anlayan Suna için bu durum artık taşınmaz bir yüke dönüşmüştü.
Fahri Bey eve döndüğünde korkunç manzara ile karşılaştı: Suna kendisini asmıştı.
Sallanan ayaklarının dibinde, elinden düşmüş ıslak bir mektup duruyordu. Masumiyetini canıyla ödeyen Suna, son nefesinde mektuba şu satırları not düşmüştü:
"Kusura bakma beyim, ama günlerdir kafandaki soru işaretlerinin sebebini bilmekteyim... Kendimi temize çıkarmak için başka yol göremedim. Şunu bil ki, ben sana hiç ihanet etmedim..."

Kelimelerin Küllerinden Doğan Efsane: "Uyan Suna'm"
Gözyaşları içinde eşinin cansız bedenini ipten indiren ve yere yatıran Fahri Kayahan, dışarı baktığında havanın aydınlandığını fark etti. Şafak söküyordu ama Suna bir daha asla uyanmayacaktı.
Sözün bittiği, pişmanlığın ve acının canı yaktığı o anda Fahri Kayahan’ın dudaklarından Türk halk müziğinin en acı ağıtı döküldü:
Şafak söktü yine Sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım Sunam sesim duyulmaz
Uyan Sunam uyan derin uykudan
Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan Sunam uyan derin uykudan
Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Mevlâ'dan sızlasın için
Uyan Sunam uyan derin uykudan
Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan Sunam uyan derin uykudan
İşte milyonları gözyaşına boğan, dinleyen herkesin yüreğini sızlatan "Uyan Suna’m" türküsünün arkasında, tek bir dikkatsiz lafın ve yersiz bir şüphenin bir hayatı nasıl kararttığına dair bu acı hikaye yatıyor.





