HUKUK DEVLETİ VE KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’sında da açıkça ifade edildiği üzere bir hukuk devletidir. Hukuk devleti, tüm işlem ve eylemlerini Anayasa’ya ve yasalara uygun olarak gerçekleştiren, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu bir yönetim anlayışını ifade eder. Bu çerçevede, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden bağımsızdır ve birbirinin yetki alanına müdahale edemez. Özellikle yargı, hiçbir kişi ya da kurumdan emir veya talimat almaksızın, yalnızca Anayasa, kanunlar ve vicdanı doğrultusunda hareket eder.

KANUN KARŞISINDA EŞİTLİK İLKESİ

Anayasa’nın 10. maddesi, kanun önünde eşitlik ilkesini açıkça ortaya koyar:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Bu bağlamda, toplumda mevki veya makam sahibi olan kişiler, siyasi kimlikleri ne olursa olsun, işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle yargı önünde hesap vermekten muaf tutulamaz.

İBB BAŞKANI EKREM İMAMOĞLU HAKKINDAKİ SORUŞTURMALAR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen iki ayrı soruşturma bulunmaktadır:

1-  Terör Suçları Soruşturması:

Bu soruşturmada, İmamoğlu’nun terör örgütüne yardım etme suçunu iştirak halinde işlediğine dair iddialar mevcuttur.

2-  Örgütlü Suçlar Soruşturması:

Bu kapsamda ise çıkar amaçlı suç örgütü kurma, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, nitelikli dolandırıcılık ve kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme suçlamaları yöneltilmiştir.

Soruşturma dosyalarında MASAK raporları, CHP’lilerin itirafları, tanık beyanları ve çeşitli delillerin yer aldığı, sürecin büyük bir titizlikle yürütüldüğü Adalet Bakanı tarafından açıklanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesi gereği soruşturma evresinin gizli olması, hukuki sürecin sağlıklı işlemesi açısından son derece önemlidir.

CUMHURBAŞKANINI HEDEF GÖSTERME YANILGISI

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 138. maddesi açıkça belirtmektedir ki, hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez veya tavsiyede bulunamaz. Bu düzenleme, yargının bağımsızlığını teminat altına alırken, adli makamların sadece hukuk kuralları ve deliller çerçevesinde hareket ettiğini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturma ve gözaltı işlemlerinin doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkilendirilmesi, hukuki temelden yoksun bir çarpıtma olup, kamuoyunu yanlış yönlendirme çabasıdır.

Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 104. maddesi gereği devletin başıdır ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin başında bulunması, adli makamların görev ve yetkilerine müdahale ettiği anlamına gelmez. Nitekim, Türkiye’de yargı bağımsızlığı esas olup, savcılık makamları, suç şüphesinin doğduğu her durumda resen harekete geçebilir ve deliller çerçevesinde gerekli soruşturma işlemlerini yürütebilir. Bu süreçte, gözaltı gibi adli tedbirler de yine yargının denetiminde, somut delillerin varlığına dayalı olarak uygulanır.

Cumhurbaşkanı’nı böyle bir süreçte hedef göstermek, yalnızca hukuki gerçekleri çarpıtmakla kalmaz; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası arenada itibarsızlaştırılmasına yol açar. Hukuki süreçlerin siyasallaştırılması ve devletin en üst makamının zan altında bırakılması, ülkemizin adalet sistemine yönelik güveni zedelerken, Türkiye’nin bağımsız yargı geleneğine de gölge düşürür. Bu tür iddialar, yalnızca iç politikada değil, dış dünyada da Türkiye’nin yargı mekanizmasının bağımsızlığı konusunda haksız şüpheler doğurur.

Cumhurbaşkanı’nı bu tür adli süreçlerle ilişkilendirmek, halkın gözünde yanlış bir algı yaratmaktan öteye geçmez. Cumhurbaşkanlığı makamı, milletin ortak iradesini temsil eden en üst makamdır ve bu makama yönelik mesnetsiz ithamlar, toplumsal bütünlüğe zarar verir. Adaletin sağlanması için yargıya güvenmek ve hukuki süreci sabırla beklemek, demokratik bir hukuk devletinde en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Yani, adaletin olduğu yerde zan ve şüphe değil, hakikat ve güven hâkim olmalıdır.

MAĞDURİYET ALGISI VE SOKAK ÇAĞRILARI

Soruşturmanın içeriğine vakıf olmadan, yargı süreci tamamlanmadan bir mağduriyet algısı oluşturulması ve halkın sokağa çağrılması, hukuk devleti ilkelerine aykırıdır. Hukuk devleti, iddiaların yargı makamları önünde tartışıldığı ve adaletin mahkemelerce sağlandığı bir düzendir. Suç işlediğine dair iddia bulunan herkesin yargı önünde hesap vermesi bir hak olduğu gibi aynı zamanda zorunluluktur. Sokak çağrılarıyla yargı üzerinde baskı kurmaya çalışmak, toplumsal huzuru bozabilecek tehlikeli bir girişimdir.

Hukuk devleti, bireylerin hak ve özgürlüklerini koruyarak adaletin sağlanmasını esas alan bir yönetim anlayışıdır. Bu anlayış çerçevesinde, suç isnadı altında bulunan kişilerin yargı önünde hesap vermesi, hukuk devletinin temel gereklerinden biridir. Ancak son dönemde, yargı süreci devam ederken ve henüz hiçbir kesinleşmiş karar bulunmazken, bazı çevreler tarafından mağduriyet algısı oluşturulmaya çalışılması, hukukun üstünlüğü ilkesini zedelemekte ve kamuoyunu yanlış yönlendirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi, herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu hak, yalnızca şüpheli veya sanık konumunda olan kişilerin değil, aynı zamanda toplumun da doğru bilgiye ulaşma hakkını güvence altına alır. Yargı sürecine müdahale edici nitelikte sokak çağrıları yapmak, adil yargılanma hakkını ihlal eden ve yargı bağımsızlığına gölge düşüren bir girişimdir.

Özellikle ceza soruşturmalarında, yargı organlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı en önemli güvencelerden biridir. Anayasa’nın 138. maddesi, hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını ve Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini açıkça ifade etmektedir. Bu çerçevede, hâlâ devam eden bir soruşturma hakkında kesin hükümler vermek ve toplumda infial yaratacak şekilde bir mağduriyet portresi çizmek, yargının sağlıklı işlemesine zarar vermektedir. Sokak çağrıları ile yargı makamları üzerinde baskı kurulmaya çalışılması, demokratik hukuk devletinde kabul edilemez bir durumdur. Zira hukukun üstünlüğüne dayalı bir sistemde, adaletin tecelli edeceği yer mahkemelerdir; sokaklar değil.

Ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesi gereği soruşturma evresinin gizli olması esastır. Bu gizlilik, hem soruşturmanın sağlıklı yürütülmesini sağlamak hem de kişilerin lekelenmeme hakkını korumak amacıyla getirilmiştir. Masumiyet karinesi gereği, hiç kimse mahkeme kararıyla suçlu ilan edilmeden suçlu muamelesi göremez. Ancak aynı hukuk sistemi, kuvvetli suç şüphesinin varlığı hâlinde adli tedbirlerin uygulanmasını da öngörmektedir. Bu nedenle, gözaltı işlemi gibi adli süreçlerin, suç şüphesinin ciddiyetini ve yargının adaletin sağlanması için gösterdiği titizliği ortaya koyduğu unutulmamalıdır.

Tüm bu hususlar ışığında, yargı sürecine zarar verecek nitelikte sokak çağrıları yapmak, toplumsal barışı tehdit eden tehlikeli bir girişimdir. Yargı makamları tarafından henüz bir karar verilmeden, kamuoyunda suni bir mağduriyet algısı oluşturulması ve insanları sokağa dökmek suretiyle bir baskı ortamı yaratılması, hukukun üstünlüğüne inanan bir toplumda kabul edilemez. Gerçek adalet, yalnızca delillerin ve hukuki sürecin sağlıklı şekilde değerlendirilmesiyle sağlanır. Hukuk devletinde nihai kararı sokaklar değil, mahkemeler verir.

MASUMİYET KARİNESİ VE LEKELENMEME HAKKI

Masumiyet karinesi, bir kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşene kadar masum kabul edilmesini güvence altına alan temel bir hukuk ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle koruma altına alınan bu ilke, adil yargılanma hakkının da temelini oluşturur. Ancak masumiyet karinesi, yargı makamlarının suç şüphesi altındaki kişilere hiçbir işlem yapamayacağı anlamına gelmez. Kuvvetli suç şüphesinin varlığı hâlinde, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi ve delillerin karartılmasının önlenmesi amacıyla bazı adli tedbirler uygulanabilir. Bu tedbirler, kişinin masumiyetini ortadan kaldırmaz; yalnızca yargı sürecinin etkin şekilde işlemesini sağlamak için alınan geçici önlemler niteliğindedir.

Kuvvetli suç şüphesinin bulunması durumunda, gözaltı veya arama gibi tedbirlerin uygulanması, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Özellikle kamu görevi yürüten kişiler açısından, suç şüphesinin ciddiyeti ve delillerin güvence altına alınması daha da büyük önem arz eder. Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturmada da yargı makamları, kuvvetli suç şüphesine dayalı olarak gözaltı kararını uygulamış ve evinde arama gerçekleştirmiştir. Bu işlemler, Anayasa’nın 10. maddesiyle güvence altına alınan kanun önünde eşitlik ilkesi gereği, herkes için aynı şekilde uygulanması gereken hukuki prosedürlerdir. Dolayısıyla, suç isnadı hangi kişiye yöneltilirse yöneltilsin, yargının bağımsız hareket etmesi ve delillere ulaşmak için gerekli tedbirleri alması doğaldır.

Ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 ve devamı maddeleri gereğince, suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması hâlinde hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde savcılık talimatıyla arama yapılabilir. Bu çerçevede, Ekrem İmamoğlu hakkında uygulanan gözaltı ve ev araması tedbirleri, hukuka uygun olup, yargı organlarının delil toplama yetkisini kullanmasından ibarettir. Bu tür adli işlemler, kişiye özel bir muamele değil, hukuk düzeninin öngördüğü olağan usullerdir. Özellikle kamuoyunun yakından takip ettiği soruşturmalarda, yargının objektif ve tarafsız kalabilmesi için bu tedbirlerin uygulanması zorunludur.

Masumiyet karinesi, adli tedbirlerin uygulanmasına engel teşkil etmez. Yargı makamlarının kuvvetli suç şüphesi altında bulunan kişiler hakkında delil toplama sürecinde uyguladığı tedbirler, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak değerlendirilmelidir. Ekrem İmamoğlu hakkında gerçekleştirilen gözaltı ve ev araması işlemleri de bu bağlamda hukuka uygun olup, yargı sürecinin doğru ve sağlıklı ilerlemesi için alınmış tedbirlerdir. Kanun önünde herkes eşittir ve adalet, hiç kimseye ayrıcalık tanınmaksızın, deliller çerçevesinde yürütülen yargı süreçleriyle sağlanır.

HUKUKİ SÜRECİN TAKİBİ VE YARGIYA GÜVEN

Hukuk devleti ilkesinin temel taşlarından biri, yargı organlarının işlemlerinin denetime açık olmasıdır. Türk hukuk sistemi, her bireyin adil yargılanma hakkını güvence altına almış ve bu doğrultuda başvuru yollarını ayrıntılı şekilde düzenlemiştir. Anayasa’nın 36. maddesi, herkesin yargı mercileri önünde savunma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtirken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi de adil yargılanma hakkını temel haklar arasında saymaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) çerçevesinde, şüpheli veya sanık durumunda olan bireyler, haklarında gerçekleştirilen adli işlemlere karşı itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yollarına başvurma hakkına sahiptir. Bu düzenlemeler, bireylerin keyfi bir şekilde yargılanmasının önüne geçmek için getirilmiş hukuki güvencelerdir.

Adli işlemler sırasında, kişilerin haklarının korunması amacıyla yasal denetim mekanizmaları titizlikle işletilmektedir. Özellikle kişi özgürlüğüne müdahale eden gözaltı ve tutuklama gibi tedbirlerde, CMK 100. maddesi gereğince “kuvvetli suç şüphesi” ve “tutuklama nedenlerinin varlığı” aranır. Yargı organları, bu tür kararları verirken ölçülülük ilkesini gözetmek zorundadır. Anayasa Mahkemesi de birçok kararında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ancak kanunla öngörülen durumlarda ve hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabileceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, hukuka aykırı bir uygulama yapılması hâlinde, bireylerin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı bulunduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvurma imkânı mevcuttur.

Bununla birlikte, yargı kararları yalnızca ilk derece mahkemeleriyle sınırlı kalmaz. Ceza yargılamasında, verilen kararlar üst mahkemelerin denetimine tabidir. Bölge Adliye Mahkemeleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarını hukuki ve maddi yönden inceleyerek bir denetim mekanizması oluşturur. Ayrıca, Yargıtay ise hukuki denetim merci olarak görev yapar ve hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetler. Bu mekanizmalar, hukukun üstünlüğünü sağlamak ve kişilerin haksızlığa uğramasını engellemek için işletilen çok katmanlı bir denetim süreci sunar.

Hukuk sistemimizde kimse yargının keyfi uygulamalarına maruz kalmaz ve her birey için yargı denetimi sağlanır. Adaletin sağlanması için öngörülen tüm başvuru yolları açık olup, herkes için hukuki güvenceler en üst düzeyde korunmaktadır. Hukuka aykırı bir işlem yapıldığı iddiası, yine hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturulur. Bu nedenle, yargıya olan güveni korumak ve adaletin tecellisini sağlamak adına hukuki süreçlerin sabır ve titizlikle takip edilmesi, demokratik toplum düzeninin temel bir gereğidir.

SÜRECİ AKLISELİMLE TAKİP ETMEK ŞARTTIR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturma süreci devam ederken, bazı siyasi çevrelerin bu durumu fırsat bilerek toplumu galeyana getirmeye çalışması, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan son derece tehlikeli bir girişimdir. Hukuki süreç tamamlanmadan, deliller tam olarak ortaya konulmadan ve yargı kararı kesinleşmeden peşin hüküm vermek, yalnızca adaletin işleyişini baskı altına alma çabasıdır. Üstelik bu durum, toplumda kutuplaşmayı derinleştirebilecek ve kamu düzenini bozabilecek sonuçlar doğurabilir.

Muhalefet kanadından yapılan açıklamalarda, İmamoğlu’nun yargılanmasının bir mağduriyet algısı üzerinden toplumsal hareketliliğe dönüştürülmek istendiği görülmektedir. Ancak hukuk devleti, adaleti sokakta değil, mahkeme salonlarında aramayı gerektirir. İnsanları sokağa çağırmak, hak arayışı gibi sunulsa da gerçekte yargıya müdahale anlamına gelir ve demokratik düzene zarar verir. Bu tavır, hukuki sürecin sağlıklı işlemesini engellemekle kalmaz; aynı zamanda toplumsal barışı tehlikeye atar.

Soruşturmanın bağımsız yargı organları tarafından yürütüldüğü gerçeği göz ardı edilerek, sürecin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla başlatıldığı algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa Anayasa’nın 138. maddesi gereği, yargı organları hiçbir kişi veya makamdan emir ve talimat almaz. Bu çarpıtma, sadece kamuoyunu yanıltmaya yönelik siyasi bir manevradır ve gerçeğin üstünü örtemez.

Bu noktada, herkesin sağduyu ile hareket etmesi ve yargının işleyişine güvenmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki adalet, ancak hukuk kuralları çerçevesinde ve bağımsız yargı organlarının kararıyla tecelli eder. Sonuç ne olursa olsun, meseleleri aklıselimle ele almak ve adli süreç tamamlanana kadar sükûnetle beklemek, hukuk devletinin bir gereğidir.

Türkiye’de yargı makamları tarafından başlatılan bir soruşturmanın, hele ki bu soruşturma ülkenin en büyük şehirlerinden birinin belediye başkanını kapsıyorsa, elbette kamuoyunda büyük bir ilgi uyandırması doğaldır. Ancak böylesine hassas bir süreçte, toplumun sükûnetle hareket etmesi ve yargının işleyişine güvenmesi büyük önem taşır. Özellikle, siyasetin yargı süreçleri üzerinde baskı kurmaya çalışması ya da kamuoyunun yönlendirilmesi, hukukun üstünlüğüne zarar verecek nitelikte tehlikeli adımlardır.

Cumhuriyet Halk Partisi ve onun çizgisinde yer alan bazı kişi ve grupların, bu soruşturmayı adaletin tecellisi olarak değil de bir “siyasi operasyon” olarak lanse etmeye çalışması, hukuki gerçeklikten uzak bir tutumdur. Yargı sürecinin sonucunu beklemeden, sokak çağrıları yaparak toplumu provoke etmek, hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır. Unutulmamalıdır ki, her bireyin adil yargılanma hakkı olduğu gibi, devletin de kuvvetli suç şüphesi altında bulunan kişileri soruşturmaya ve gerekirse gözaltına almaya yetkisi vardır. Bu yetki, keyfi değil; yıllara dayanan yargısal teamüller ve yasal mevzuat çerçevesinde kullanılır.

Özellikle, halkın bir kesimini sokağa çağırarak kamu düzenini bozabilecek eylemlere zemin hazırlamak, ülkemizin huzurunu ve birliğini tehlikeye atmak anlamına gelir. Hukuk devletinde adaletin sağlanacağı yer mahkemelerdir; sokaklar değil. Bir soruşturmanın siyasi malzeme hâline getirilmesi, hukukun ve adaletin araçsallaştırılması anlamına gelir ki bu da toplumda kutuplaşmayı derinleştirir.

Bu süreçte sağduyuyla hareket edilmesi, yargının vereceği kararın beklenmesi ve herkesin hukukun üstünlüğüne olan inancını koruması gerekir. Adalet, çığırtkanlıkla değil, sabır ve titizlikle tecelli eder. Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar; önemli olan, o gerçeğin önünde durabilecek sağlam bir vicdanla hareket edebilmektir.

İMAMOĞLU, İSTANBULLU VE HERKES İÇİN ADALET

Hukukun üstünlüğü, bir toplumda adaletin sağlanmasının temel dayanağıdır. Suç isnadında bulunulan her bireyin hukuk önünde hesap vermesi, adaletin tecellisi için bir zorunluluktur. Adalet, kişilerin makamına, mevkisine ya da toplumsal statüsüne göre şekillenemez; aksine herkesin kanun önünde eşit olduğu bilinciyle hareket edilmelidir. Hiç kimse, hakkında bir suç şüphesi bulunduğunda ayrıcalıklı bir muamele bekleyemez ve yargı sürecinin tarafsız, bağımsız ve adil bir şekilde işlemesi esastır.

Bu noktada, yargı mercilerinin görevi, deliller çerçevesinde gerçeği ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamaktır. Hukuk devleti, yalnızca suç işleyeni cezalandıran değil, aynı zamanda suç isnadında bulunan kişilerin haklarını da koruyan bir yapıdır. Şüpheli durumundaki her birey, adil yargılanma hakkına sahiptir ve yargı süreçleri, kamu vicdanında adaletin sağlandığına dair güven tesis edecek şekilde yürütülmelidir.

Hiç kimse, siyasi görüşü ya da toplumsal konumu nedeniyle adalet karşısında ayrıcalıklı veya dezavantajlı bir konuma düşürülmemelidir. Hukuk, kişilere göre değil, somut delillere ve yasalara göre hareket eder. Adaletin tecellisi için yargıya müdahaleden kaçınmak, karar mekanizmasını baskı altına almaya çalışmamak ve sabırla sürecin sonucunu beklemek, hukukun üstünlüğüne olan inancın bir göstergesidir.

Unutulmamalıdır ki:

“Adalet mülkün temelidir. Adaletin sarsıldığı yerde devlet de sarsılır.

Saygılarımla!