CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN 23 YILLIK SINAVI

Tarih boyunca liderlerin karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okumalardan biri, sadece iktidar olmakla yetinmeyip muktedir olabilmektir. Necmettin Erbakan, 1996 yılında başbakan olduğunda sadece 10 ay sürebilen bir iktidar deneyimi yaşadı ve ardından şu itirafta bulundu:

“Biz sadece iktidar olduk, muktedir olamadık.”

Bu söz, Türkiye siyasetinde iktidarın tek başına yeterli olmadığını, asıl gücün muktedir olmakta yattığını gösteriyor. Peki, Recep Tayyip Erdoğan için durum nedir? 23 yıllık iktidarında Türkiye’yi şekillendiren bir lider olarak gerçekten muktedir mi?

Cumhuriyet tarihi boyunca sivil iktidarlar genellikle muktedir olamamış, askeri ve bürokratik vesayetin gölgesinde kalmıştır. Ancak Erdoğan, birçok alanda büyük değişimler yaparak bu vesayete karşı mücadele etti. Yine de, bugün hâlâ yeni bir anayasa yapılamamış, eğitimde köklü reformlar gerçekleştirilememiş, ekonomik bağımsızlık tam anlamıyla sağlanamamışsa, bu durum Erdoğan’ın gerçekten muktedir olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

GÜÇLÜ BİR LİDER AMA GÜÇLENEMEYEN BİR SİSTEM

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği altında Türkiye, altyapı projeleri, savunma sanayii atılımları ve uluslararası ilişkilerde kendine özgü bir pozisyon edinme çabalarıyla dikkat çekti. Ancak muktedir olmak, sadece köprüler, yollar, havaalanları yapmakla değil, devletin temel sistemlerini ve paradigmasını değiştirebilmekle mümkündür.

Bugün Türkiye’de hâlâ eğitim sistemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşturulan resmi ideoloji çerçevesinde şekillenmekte, tarih derslerinde hâlâ gerçekler yerine devletin çizdiği çerçevede anlatılar yer almaktadır. Erdoğan, bunca yıllık iktidarında “fikri iktidarımızı kuramadık” diyerek bu gerçeği kendisi de kabul etmiştir. Eğer gerçekten muktedir olsaydı, eğitimde çoktan köklü bir dönüşüm sağlanmış, resmi ideolojinin dayatmalarından kurtulmuş bir sistem inşa edilmiş olurdu.

EKONOMİK KRİZ: İKTİDARIN ÇARESİZLİĞİ Mİ?

Muktedir bir lider, ekonomik sistemini de kendi paradigmasına göre şekillendirebilen liderdir. Ancak bugün Türkiye ekonomisi hâlâ faiz-döviz-enflasyon üçgeninde eski ekonomik düzenin kurallarına bağlı olarak yönetiliyor.

Erbakan Hoca’nın 1996 yılında oluşturduğu ve faiz sistemini devre dışı bırakarak Türkiye’yi finansal bağımsızlığa kavuşturmayı amaçlayan “havuz sistemi” gibi alternatif bir model geliştirilebilmiş değil. Üstelik faizle mücadele edilmesine rağmen, ekonomik sistemde hâlâ bağımsız ve kalıcı bir model oturtulamamış olması, muktedir olmanın önündeki en büyük engellerden biri olarak duruyor.

Eğer Erdoğan gerçekten muktedir olsaydı, Türkiye bugün IMF politikalarına ve döviz kurlarına bağlı bir ekonomiyle değil, kendi ürettiği ekonomik modelle yol alıyor olurdu. Oysa bugün Türkiye ekonomisi spekülatörlerin elinde adeta bir oyuncak gibi savruluyor. Döviz kurları yükseldikçe ekonomi zayıflıyor, yatırımcılar güven kaybediyor ve halk, her geçen gün derinleşen bir hayat pahalılığıyla mücadele etmek zorunda kalıyor.

EĞİTİM SİSTEMİNDE DEĞİŞİM NEDEN GERÇEKLEŞMEDİ?

Eğitim, bir milletin geleceğini şekillendiren en önemli unsurlardan biridir. Ancak Türkiye’de 23 yıllık iktidara rağmen eğitimde köklü bir dönüşüm sağlanamamış, sistem hâlâ 1930’ların resmi ideolojisi etrafında şekillenmeye devam etmektedir.

Eğer Erdoğan gerçekten muktedir olsaydı, bugün Türkiye’de:

1- Resmi ideolojinin etkisinden bağımsız, milli ve manevi değerlere dayalı bir eğitim sistemi kurulmuş olurdu.

2- Tarih derslerinde sadece belirli bir perspektiften yazılmış resmi anlatılar değil, daha objektif ve gerçekçi bir tarih anlayışı benimsenirdi.

3- Üniversitelerde akademik özgürlük sağlanarak bilimsel üretim artırılır, beyin göçü önlenirdi.

Ancak tüm bu beklentiler yerine, hâlâ sınav odaklı, ezbere dayalı ve sorgulama yetisini körelten bir eğitim modeli devam etmektedir.

TARİH YAZILAMADI, GERÇEKLER GÖRÜLMEDİ

Bir toplumun kendi tarihini özgürce yazabilmesi, kimliğini sağlam temeller üzerine inşa etmesinin en önemli şartlarından biridir. Ancak Türkiye’de tarih, resmi ideolojinin belirlediği çerçevede şekillendirilmiş, Osmanlı ve Selçuklu gibi tarihî kökler uzun süre bilinçli bir şekilde arka plana atılmıştır. Tarih ders kitaplarında, milletin hafızasını ve şuurunu inşa edecek derinlikli bir tarih anlatımı yerine, tek yönlü bir bakış açısı benimsenmiş ve özellikle Cumhuriyet öncesi dönem büyük ölçüde göz ardı edilmiştir. Eğer Erdoğan gerçekten muktedir olsaydı, Türkiye’de tarih eğitimi çoktan köklü bir değişim geçirmiş, milletin kendi geçmişini olduğu gibi öğrenmesini sağlayacak yeni bir tarih perspektifi oluşturulmuş olurdu. Ancak bugün bile tarih derslerinde, tek taraflı bir resmi anlatının devam ettiği, alternatif bakış açılarına ve farklı tarih yorumlarına yer verilmediği görülmektedir.

Özellikle 1930’larda CHP’nin inşa ettiği ve tek bir kişiyi kahramanlaştırarak şekillendirdiği tarih anlatısı, Türkiye’nin gerçek tarihinden kopuk bir çerçeve sunmaktadır. Osmanlı ve Selçuklu’nun bir medeniyet olarak sunduğu birikim yeterince işlenmemiş, sanki Türkiye’nin tarihi sadece Kurtuluş Savaşı ve sonrasında başlıyormuş gibi bir algı oluşturulmuştur. Oysa milletin kimliğini inşa etmesi için, kendi kökleriyle yüzleşmesi, yanlışları ve doğruları ayıklayarak gerçek tarihini ortaya koyması gerekmektedir. Bugün hâlâ tarih ders kitaplarının, geçmişin çarpıtılmış versiyonlarını okullarda öğretmesi, gelecek nesillerin tarih bilincini körelten en büyük yanlışlardan biridir. Eğer muktedir bir iktidar olunabilseydi, resmi tarih anlayışı yerine, tarihi tüm yönleriyle ele alan objektif ve bilimsel bir tarih eğitimi inşa edilir, geçmişin ideolojik filtrelere takılmadan milletin önüne serilmesi sağlanırdı.

Oysa bugün hâlâ bu konuda ciddi bir değişim yaşanmadığı gibi, mevcut tarih anlayışına yönelik çekinceler devam etmektedir. Tarih sadece geçmişi öğrenmek için değil, geleceği inşa etmek için de öğrenilir. Eğer yeni nesiller, tarihlerini doğru bir şekilde öğrenemezse, gelecekte de aynı yanlışlar tekrarlanacaktır. Erdoğan’ın 23 yıllık iktidarında tarih eğitimi konusunda köklü bir değişim sağlanamamış olması, onun güçlü bir lider olmasına rağmen tam anlamıyla muktedir olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Gerçek tarih, resmi ideolojinin süzgecinden geçirilmeden, tüm yönleriyle anlatılmalı, milletin kendi geçmişiyle barışması sağlanmalıdır. Muktedir olmak, sadece iktidarda kalmak değil, toplumun hafızasını şekillendiren mekanizmaları da değiştirebilmektir.

YENİ BİR ANAYASA NEDEN YAPILAMADI?

Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır dile getirdiği en büyük hedeflerden biri, Türkiye’ye yeni bir anayasa kazandırmaktı. 1982 Anayasası’nın darbe ürünü olduğu ve vesayetçi unsurlar içerdiği yıllardır konuşuluyor. Ancak 23 yıllık kesintisiz iktidara rağmen bu hedef gerçekleştirilemedi. Peki neden? Bunun en temel nedenlerinden biri, Türkiye’de hâlâ güçlü bir bürokratik ve yargı vesayetinin varlığını sürdürmesi. Eğer gerçekten muktedir olunsaydı, halkın iradesini esas alan, bürokratik ve yargısal vesayeti tamamen ortadan kaldıran bir anayasa çoktan yürürlüğe girmiş olurdu. Ancak bugün hâlâ yeni bir anayasa ihtiyacının dillendirilmesine rağmen somut adımların atılamaması, sistemin iç dinamiklerinde aşılması zor engellerin varlığına işaret ediyor.

Yeni anayasa yapım sürecinde AK Parti’nin ve Erdoğan’ın bile zaman zaman çekingen davrandığı, radikal adımlar atmaktan kaçındığı görülüyor. Türkiye eğer hâlâ anayasanın ilk dört maddesini tartışmaktan korkuyorsa ve mevcut sistemin esaslarını zamana ve dünyadaki gelişmelere göre yeniden yorumlayamıyorsa, bu durum iktidar olunmasına rağmen muktedir olunamadığının en açık göstergelerinden biri değil midir? Muktedir bir lider, toplumsal mutabakatı sağlayarak kendi siyasi vizyonuna uygun bir anayasa inşa edebilir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, bırakın yeni bir anayasanın hazırlanmasını, var olan sistem içinde bile köklü değişimlere gidilemiyor. Bürokratik direnç, siyasi çekişmeler ve belki de en önemlisi, devletin köklü yapılarının direnci, Erdoğan’ın güçlü liderliğine rağmen tam anlamıyla aşılabilmiş değil.

Bununla birlikte, Erdoğan ve AK Parti’nin anayasal sistemde yaptığı bazı değişiklikler de göz ardı edilemez. 2010 ve 2017’de yapılan anayasa değişiklikleriyle Türkiye’nin yönetim modeli tamamen değiştirildi, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi. Ancak bu değişiklikler, yeni bir anayasa yapımından ziyade mevcut sistemin revize edilmesi olarak kaldı. Yeni bir anayasanın yapılamamış olması, Erdoğan’ın muktedir olamamasının mı, yoksa iktidarını kaybetme riskini göze alamamasının mı bir sonucu? Türkiye’de sistem değişiklikleri, genellikle geniş toplumsal mutabakatla değil, belirli güç dengeleri içinde gerçekleştiği için, Erdoğan’ın bu konuda ihtiyatlı davranması da anlaşılır bir durum. Ancak muktedir bir lider sadece günü kurtaran değişiklikler yapmakla yetinmez, kendisinden sonra da devam edecek bir sistem inşa eder. Eğer Türkiye bugün hâlâ anayasa tartışmalarını sürdürüyor, gerçek bir hukuk devleti inşa edemiyor ve siyasi irade, devletin yapısal kodlarını değiştirmekte başarısız oluyorsa, bu durum Erdoğan’ın güçlü bir iktidar kurmuş olmasına rağmen muktedir olup olmadığı sorusunu açık bırakıyor.

İKTİDAR ELDE EDİLİR, MUKTEDİRLİK İNŞA EDİLİR

Recep Tayyip Erdoğan, 23 yıllık iktidarında birçok alanda büyük değişimler yaptı. Ancak asıl soru şu: Türkiye’de sistem Erdoğan’dan sonra da aynı istikamette devam edebilecek mi?

Eğer Erdoğan gerçekten muktedir olsaydı, onun olmadığı bir Türkiye’de de sistem tıkır tıkır işlerdi. Bugün hâlâ ekonomik kriz derinleşiyorsa, eğitimde dönüşüm sağlanamıyorsa, tarih yeniden yazılamıyorsa ve yeni bir anayasa yapılamıyorsa, bu durum muktedir olamamanın en somut göstergelerindendir.

Muktedir liderler, sadece güçlü bir iktidar kurmaz, kendilerinden sonra da devam edecek güçlü bir düzen inşa ederler. Bugün hâlâ Türkiye’de köklü bazı sistemlerin değiştirilememesi, Erdoğan’ın büyük bir lider olmasına rağmen tam anlamıyla muktedir olup olmadığı sorusunu açık bırakıyor.

Eğer millet olarak hepimiz “Erdoğan sonrası ne olacak?” kaygısını taşıyorsak, bu bile başlı başına iktidarın kalıcı bir sistem inşa edemediğinin, yani muktedir olunamadığının en açık göstergesidir. Gerçek muktedirlik, bir liderin varlığına bağımlı olmayan, onun ardından da aynı istikamette işleyebilen güçlü bir düzen kurabilmektir. İktidar olmak, belirli bir süre yönetme yetkisini elinde bulundurmakken; muktedir olmak, yönetim anlayışını kökleştirerek, kurulan sistemin lider değişse bile aynı istikrarla devam etmesini sağlamaktır.

Çünkü iktidar, sandıkta kazanılır; muktedir olmak ise tarihin yargısına bırakılır.

Saygılarımla!