Gelin siyaseti güzel yapalım.

Kötü değil.

Doğruya doğru, eğriye eğri diyelim.

Sözlerimizi gözden geçirelim.

Kafamızdan geçenleri de.

Göz önemli.

Gözümüze baktıralım, bozuksa gözlük takalım!

Belki de, eğri oturuyoruz ki doğru göremiyoruz.

Oturuşumuzu, duruşumuzu değiştirelim arada bir.

Penceremizi değiştirelim.

Danışalım, araştıralım.

Bir matematik problemini çözemeye çalıştığımızda, başka bakışları denememiz gerektiği gibi.

İstanbul’dan, İzmir’den CHP’li arkadaşlarla, akrabalarla siyaset konuştuğumda, mevcut iktidarın icraatlarıyla ilgili söyledikleri karşısında, şaşkınlığımdan dilimi yutuyorum.

Herhangi konu olursa olsun, aynı duruş, aynı bakış.

İnsan bir an olsa da objektif-nesnel olamaz mı?

Devletimizin Suriye’deki tarihsel duruşuna ve kazanışına bile bir sürü kulp takılıyor.

Milli duygu millenmiş sanki.

Üç milyon Suriyeli iç savaş mağdurunu, çorapsız, yalınayak çocuklarıyla içi su, önü buz dolu çadırlardan,  ölüm kusan kurşunlardan, varil bombalarından kurtarıp sıcak ülkemizde misafir edişimizle, şanlı tarihimize, köklü medeniyetimize yakışanı yapmış olmanın gururunu yaşamadıkları gibi, sonuçta yanında durduğumuz adil tarafın kazanmasıyla ülkemizin bekası bakımından tarihsel avantajlar elde etmemizden de mutluluk duymuyorlar.

Ayasofya’yı açarken televizyonlarda Yunanlıyı aratmayacak karşıtlık yaptıkları gibi, Halep Kalesine Şanlı Türk Bayrağının çekilmesinde de aynısını yaptılar.

Türkiye diyor ki, “Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı, her köken, her din, her mezhep mensubunun kucaklandığı bir yönetim kurulmalı.”

Bundan güzeli var mı?

Ama bizimkiler, güzele güzel, doğruya doğru derlerse dilleri lal olacakmış gibi korkuyorlar.

Ankara Hukuk’ta okuyor, Malatya Yusuf Kenan Lisesinde öğretmenlik yapıyorken, milletvekili seçimine az kala, kadın öğretmenler bana, “Selahattin Bey, sen bize, ‘Ben ne dersem, ben ne yaparsam hiç düşünmeden aynısını yapın’ diyordun. Şimdi söyle, hangi partiye oy verelim?” dediklerinde, “Hiç düşünmeden Güvercine mührü basın” demiştim.

O zamanlarda İnternet yoktu, Google yoktu, ev kitaplıklarında, çocuklar ödevlerini yapabilsinler diye harf sırasına göre dizilmiş ansiklopediler varsa da, bilgiye ulaşmak zordu.

Arkadaşlar bana zaman zaman çeşitli konularda sorular sorarlardı. Yanıtladığımda gülerek, “Ben ne dersem, ne yapsam hiç düşünmeden aynısını yapın!!” diyerek takılırdım.

Gençler bilmeyebilir, Güvercin DSP’nin simgesiydi.

Sloganı da “Ak Güvercin Geliyor!”du.

Biz karı koca çekirdekten DSP’liydik.

Bugün Ak Parti’ye geçtiğim için nasıl kızgınlık gösteriliyor, en yakınlarımızdan bile ölüm küsüsü ediliyorsa, o zamanın CHP’lileri de bugünkü kadar olmasa da bize tepki gösteriyordu.

Adana’da ben İmam Hatipte, sevgili eşim Seyhan Ortaokulunda öğretmenken, Ecevit’in İstasyon Meydanındaki mitingine(!) gittiğimizde, Ecevit, yanında Rahşan Hanım(rahmet olsun onlara), küçük bir pikabın üzerinde konuşuyor, meydanda da biz 150-200 kişi dinliyorduk.

O meydan ki, yedi sekiz sene sonra yüzbinleri üzerine almıştı.

CHP’deyken, şimdi rahmetli, Hacı Bayram Cavlak bana, “Hanımla ben, seni televizyonda görünce, ‘Ecevit konuşuyorgel!’ diye birbirimize sesleniriz.” demişti.

Sultan Turan adlı bir genç arkadaşımın bana, “Sen İkinci Atatürk’sün!!!” dediğini de, yüksek bağışlamalarınıza sığınarak, hicapla buraya yazayım.

Evet, düşüncelerimizi bir gözden geçirelim diyordum ya yukarıda…

Hiç olmazsa kalbimizi biraz ısıtalım.

Eşimin teyzesi oğlu, yarenlikçi, rahmetli avukat Mehmet Ercişli, bir düğünde, kız tarafının oturduğu yeri bana göstererek, “Hısım buraya otur. Orası düşman tarafı!!” demişti.

Evet, şakada olduğu gibi birbirimize düşman tarafmış gibi bakmayalım.

Önceki gün, Veli Ağbaba’nın merhum babasının Hacı Bektaşi Veli Cemevinde yapılan Üç’ü Mevlidine gitmiştim.

Çok büyük kalabalık vardı.

Görenler ne yapacağını bilemedi.

Sevgiyle, muhabbetle selamlaştık, tokalaştık, kucaklaştık.

Tabii, kırgınlık, kızgınlık saklı tutulmuş haktı.

Aşağıdakiler salona çıkmak için inenleri beklerken, zamanım yoktu ben kenardan çıktım.

Merdivenden inerken tokalaşmak için elini uzatanların eline insanların arasından güçlükle dokunabiliyordum.

Üç dört yıl önceki bir yazımda Battalgazi CHP Başkanlığımdan bahsederken şunları yazmıştım:

“…Bir yaşlıca ağabey bana, ‘Başkanım seni çok seviyorum. Seni eşinden çok seviyorum’ dedikten sonra, içimde saplı duran şu sözü eklemişti. Ki, şimdi bunu yazarken gözlerim yaşarıyor, ‘Başkanım, bizi bırakmayasın ha!’

O söz aklıma geldiğinde, aynen Ukraynalı babanın, eşini, evlatlarını savaştan kaçırmak için yurt dışına giden otobüse bindirirken, onlara sarılıp hüzünlendiği, ağladığı gibi oluyorum...”

Evet salona geçince, içeride tek tük yemek yiyenler arasında, bana bunları söyleyen ağabeyimi de gördüm. Aynı anda o da beni gördü, hemen kalktı, kucaklaştık. Oturduk. Salonda masalar temizleniyor, geleceklere hazırlık yapılıyordu.

Görevlilere bana yemek getirmelerini söyledi.

İki tabak yemek birden geldi. “Başkanım bu iki tabak da senin” dedi. Tabağın birini ileride yemek yiyen bir delikanlıya gönderdim.

Yemeğin sonuna kadar benimle oturdu.

Sevgiyle, saygıyla sohbet ettik.

Tabii ki, o da üzgün, kırgın ve kızgındı.

Kıymetli hemşerilerim,

Dört Ocak günü bir kardeş eksildik…

Abimizi kaybettik.

Defin ve taziye İstanbul’da yapıldı.

Bundan dolayı bir yerde paylaşmadım.

Baro tarafından avukatlara duyuruldu.

CHP’liler taziye grubunda paylaşıldı.

Sonmanşet ve Busabah’ta vefat ve başsağlığı mesajı yayınlandı.

Beni ilk arayanlar, Allah razı olsun, Cem Vakfı Başkanı Eşref Doğan Dede, Pir Teslim Abdal Cemevi ve Ali Kapısı Derneği Başkanı Muhsin Toplacengiz Dedeydi.

Bir süre sonra da Hacı Bektaş Veli Derneği Genel Başkanı Hasan Meşeli Bey ve CHP önceki İl Başkanı Enver Kiraz Bey oldu.

Allah razı olsun bütün başsağlığı dileyenlerden, onların da geçmişlerine rahmet olsun inşallah.

Son… Bizim iki sorunumuz var: Birincisi (sonu gelen) PKK/PYD, ikincisi siyaseten birbirimize buz kesmiş kalplerimiz.