Hey gidi günler hey!

Türk sinemasında, ünlü sanatçı Vahi Öz’ün, Mualla Sürer’e “Bediaaam” diye seslendiği yıllarda...

Venk’in, Horata’nın, İnek Pınarı’nın piknik yeri olduğu günlerdi. Tüm mahalle toplanır üstü açık kamyonla bu yerlere pikniğe giderdik.

Şimdi siz, kamyonla pikniğe mi gidilirmiş diyorsunuz değil mi?

Araba vardı da biz mi binmedik..!

Siz daha arabadan bahsediyorsunuz, çöplerimiz bile “kadana”larla (güçlü bir at cinsi) toplanıyordu, yani belediyemiz bile henüz motorize olamamıştı..!

Çakkal Hanifi’nin Hürriyet aile çay bahçesinde sünnet ettirdiği kimsesiz çocukları paytonlarla gezdirdiği, ve henüz belediyelerin bu hayırlı işi akıl edemediği, burada, İlhan Kızılay’ı, Selahattin Alpay’ı, Sami Kasap’ı, Kernek göl gazinosunda da Şükran Ay, Suat Sayın, İsmail Şenbahar’ı ve daha bir çok sanatçıyı dinlediğimiz günlerde;

İnternet olmadığı için insanlar birbiriyle çet yapamaz, bayramlarda klişeleşmiş, ruhsuz bayram mesajları gönderemezlerdi. Bunun yerine, adeta bir panayır yeri gibi süslenen postane önündeki kart satıcılarından beğendiği kartı alıp, içinden gelen samimi duygularını yazarak sevdiklerine gönderirlerdi.

Uzun kış gecelerinde tek eğlencemiz, bastığh (pestil), kesmece, ceviz yiyerek, büyüklerin anlattığı masalları dinlemek, bizim de onlara cenk kitapları (Hayber kalesinin Fethi) okumamızdı. Bu masallardan sonra aseslerimiz (bekçi) düdüklerini geceyi yırtarcasına öttürür, bizde güven içinde uykuya dalardık.

“El değmeden üretilmiştir” sloganı hiç duyulmadığı için ekmeklerimiz el değerek hazırlanır, taş fırınlarda pişirilirdi. Ama şimdiki ekmeklerden çok daha sağlıklı ve lezzetliydi.

Askeri bir disiplinle okulda saçlarımızın asker tıraşı yapıldığı üstüne üstlük bir de şapka taktırıldığı yıllardı.

Evlerimizde bir odada soba yanar, tüm aile bir arada yaşardı. Gece yün yorganlara sarılır, yattığımız pozisyonda kalkardık. En büyük korkumuz çişimizin gelmesiydi, zorla ısıttığımız yataktan çıkmak ne zor gelirdi bize. Tuvalet dönüşü buz gibi olmuş yatağa girmek de ayrı bir sorundu.

O yıllarda şimdiki çağaların anladığı manada oyuncak yoktu, zaten doğru dürüst oyuncakçı da yoktu. Tahtadan tabancalarımız, bezden bebeklerimiz, telden arabalarımız olurdu. Biz o dönem oyuncaklarımızın kıymetini bilen, büyüyünce de insan kıymeti bilen bir nesil olduk.

İleriki yıllarda Allah’ın suyu parayla satılacak deseler herkesin kahkahayla güleceği, musluklardan tazyikli, tertemiz sağlıklı Kündübek suyunun aktığı su parasının sudan ucuz olduğu..! yıllardı.

İnsanlar maçlara küfür etmek için gitmezlerdi. Şimdiki galiz küfürler bizim literatürümüzde dahi yoktu. En kötü tezahürat “bir baba hindi hey Allah” diye başlayan tezahüratdı. Ev sahibi takım, misafir takım diye insanlar ayrılmamıştı. Taraftarlar yan yana maçları izler hiç bir olay da çıkmazdı.

Adam boyu karların yağdığı fakat okulları tatil etmenin adet olmadığı, okul servisi diye bir şey de bilmediğimiz için, kürünen adam boyu karların arasından okula gittiğimiz günlerdi.

“Bir dirhem et bin ayıp örter” sözü revaçtaydı. Bu yüzden genç kızlarımız diyet, rejim diye bir şey bilmez ne bulurlarsa götürürlerdi.

Kimyagerler otobüs tutmasını önleyici ilacı henüz bulamamışlardı..! Fakat bizim açıkgöz satıcılarımız, “keskin nane, dökülür tane tane, beş kuruşa beş tane, başını fırlandırmaz, mideni bulandırmaz, keskin nane...” diye ilaç niyetine sattıkları nane şekeriyle olayı çözmüşlerdi.

Uçak yolculuğunun bu kadar yaygınlaşmadığı günlerde;

Malatya’nın önemli bir otobüs firması, yine bir ilçemizden direkt İstanbul seferlerine başlamıştı. Bir sefer sırasında, arka taraftan kötü kokular gelince, şoför, muavini çağırıp;

“Kontrol et bakalım koku nereden geliyor, der,

Muavin önden itibaren kontrol ederek arka beşli koltuğa kadar gelir. 45 numaradaki yolcu ayakkabısını çıkarmış öylece oturmaktadır ve ayağı çok kötü kokmaktadır. Muavin bir şey söylemeden şoförün yanına gelir ve durumu izah eder. Şoför;

“Şu oda deodorantını al etrafa sık, içerinin havası değişsin”

Muavin denileni yapar, spreyi sıkarak arka koltuğa gelir. Gayrı ihtiyari o yolcunun olduğu yere biraz fazla sıkınca, yolcu;

“Mavin beg, sen yanlış yapıyorsun, sen bizde bit mi var sanıyorsun”...

Hey gidi günler hey...

O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler...

Mekanları cennet olsun...

Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına...