Tanımadığım bir kadın anlatıyor:
“İnsanlar artık eskisi gibi değil. Her şeye anında ulaşabiliyorlar. Çocuklar, gençler okumanın kıymetini bilmiyor. Kırsalda yetişen çocuklar ise okumayı seviyor. Mesela benim bir akrabamın iki kızı vardı. Biri mühendis, biri mimar olmak istiyordu. Ailenin imkanları yoktu, okutmadılar kızlarını. Bunlar da liseyi açıktan okudu. Ben evlerine gittim. Bir divanları var, o divanlarının altına kitaplarını koymuşlardı. Koyunları eve getirince dersin başına oturuyorlardı. O halde üniversiteyi kazandılar. Biri mimarlık, diğeri mühendislik kazandı. Okul bittikten sonra mimar olan, bir şirkette stajyerlik yaptı. Orada ona demişler ki ‘Seni işe alacağız, çok zeki, becerikli bir kızsın.’ Aradan zaman geçti, geçenlerde aradım, ne yaptı diye. Bana dedi ki, ‘Benim yerime akrabalarını almışlar. O aldıkları da ne mimarlık okumuş, ne de okul bitirmiş.’ Şimdi bu kız okudu diye sevinmek mi lazım?”
***
Neredeyse bir hafta geçti bu sohbetin üzerinden.
Unutamadım anlattıklarını.
Divan altındaki kitaplarla gelen mücadele ve liyakatsizliğin diz boyu olduğu bir sistemde umutlarla beraber kaybolup gitmek…
Hiç yabancı gelmedi değil mi bu durum?
Hemen her yerde karşımıza çıkan “Dayım sağ olsun” düsturu ile daha ne kadar ileri gidebiliriz, oturup hesap etmek lazım. Acımasız bir sistem.
Bu sistemde kimse kimsenin ne kadar emek verdiğini düşünmüyor. Ki, kimse zaten kimseyi düşünmek zorunda değil.
Bu sistemde kimse liyakatin önemini göz önüne almıyor.
Bu sistemde olan hep kardelenlere oluyor, olan hep fakir-fukaraya oluyor.
İnansak da inanmasak da bu sisteme müsaade ettiğimiz için ülke olarak kendi kendimize ediyoruz.
Dayılar ve canlar sağ olsun…